13 Mart 2010 Cumartesi

Çok sevmek ve çok ağlamak istiyorum.

Üç gece önce sevgilim öldü. Odamda tek başına çay içiyorum bugün. Bilinçli yaşamak istemiyorum artık. Hayatı özümsemeyi istemiyorum. Yaşam sevgisinin bütün uzuvlarını bedenimden söküp atmaya çalışıyorum şu an. Benzeri olmayan bir yanılsama değilim, Ferhat ya da Mecnun hiç değilim. Odamdayım. Son zamanlarda popülaritesi artmış, politikacıların kavga kaynağı olan kenarları mükemmel bir açıyla kıvrılmış ceylan derisi bir koltukta oturmuş vaziyette dümdüz karşıya bakıyorum sadece. Siyasetle haşır neşir olduğum için aklıma (ki bildiğiniz üzere adına serbest çağırışım diyoruz) Ceylan Önkol geldi bir an. Sanırım Tsk'ya karşı yürüttüğüm asimetrik savaşa biraz ara vermeliydim. Şu an odada Mor ve Ötesi çalıyor.

''Pazar günlerini severim/Belgesel izler/Kuşların hayatını/Maymunların aşkını/Zebranın kaçışını../

İnsanın özellikle negatif sayılabilecek işaretleri görmesi hiç de kolay değil. Gerçekten çok sarsıcı bir durum. Kimse ne halde olduğumu bilemez. Cenaze çelenkleri ve teskin edici sözler bana üç gündür aç olan bir insanın yolda bulduğu bir dilim ekmek kadar etti, belki bir buçuk.

Ben aşık oluyorum biraz daha. Ölen sevgilime.

Çok sevmek ve çok ağlamak istiyorum.

''Ormanlardan uzak odamda/Çay içer izlerim.../

Burak Güven, (Şarkıyı Harun söylemiyor, Hidden Track/Gül Kendine) bana neyi hatırlattın biliyor musun? Bir zamanlar yalnız başıma çay içmediğimi. O'na kahvaltı hazırladığım o soğuk Ekim sabahının yağmur damlaları hala kalbimde. Çaydanlığın gözlüğümde oluşturduğu buhar gözlerimin önünde. Sabahın akşam saatlerinde siyah süt içsem bile artık o buhar gözümün önünden gidemeyecek, ya da kör olacağım.

''Bir de benim belgeselim var/Yönetmenim belli/Hayatım aşkım kaçışım.../

Tanrı'dan nefret ediyorum. Kendisine duyulan aşktan başka var olan hiçbir aşkı hazmedemiyor. Mekke'yi ve Kudüs'ü insanlarına yeğliyor. Kötü yönetmenlerden hep nefret etmişimdir, senaristlerden de. Filmlerini izlemek bana hep zaman kaybı gelmiştir. (Dört dakika sonra) Bilmiyorum sanırım belki Tanrı bana son bir şans veriyor. Aşk bir paradoks mudur? Aşkın en büyük düşmanı kavuşmak mıdır? Aşkın ömrü üç yıldır diyorlar, yanlış mı yoksa! Sonsuza kadar sürdürülebilir mi? Eğer öyleyse tek koşul kavuşmamak mı?

Leyla Mecnun'a kavuştu. Ya sonra?

Kafam karıştı. Tanrı'nın bahşettiği düşünme gücü kafamı karıştırdı. Ama ben O'nsuz yapamazdım.

İntihar?

O halde?

Bekle beni. Gözlerim hala seninkilerin içine bakıyor, bakma şu an moron gibi durduğuma. Ve derinlere dalıyorum. Rüzgar saçlarına benden ve yeryüzünde var olmuş 77 milyar insandan daha çok yakışıyor. Saçlarını rüzgar dalgalandırıyor ve rüzgar sert estikçe ütopyamı (gelin bu kelimeye ''yeryüzündeki cennet olayı'' diyelim, belki de bu son isteğim) gerçekleştiriyorsun.

Gerçekleştiriyordun.

Bekle beni her neredeysen sevgili. Sevgilim. Aşkın kutsal kelimesi. Birlikte ''sizden nefret ediyoruz'' diye haykırmadık mı sevişirken arınmayan, aksine kirlenen malca ilişkiler bütününe?

''Güzel bir hareket çekmişim dünyaya/İyi gözüküyorum iyi/İyi bugün herşey iyi/

Güne iyi başladım çünkü beklediğini biliyorum. Bir daha hiçbir zaman günde beş bardak su içmeyeceğimi, sevişmeyeceğimi, elektrik faturası yatırmayacağımı, slogan atmayacağımı biliyorum. Senin yanına geliyorum. Seni orada da öylesine çok seveceğim ki...

En güzel kokular teninde saklı. Sen de ''Seni seviyorum'' de.

Sonra bir daha, ama alıştıra alıştıra, olur mu? Tekrar kavuşmak psikolojik olarak insanı bir garip yapıyor.

2 yorum: