11 Nisan 2011 Pazartesi

Nev-i Beşer

Benim derdim kapitalizmi bitirmek. Biraz da melankolik olmamın da katkısı ile şöyle de bir soruna sahibim: Öyle bir an geliyor ki; sistemle uyumsuzluğun doruklarına erişiyorum, hüzün beni etkisi altına alıyor, söyleyecek sözüm kalmıyor, düşünemiyorum bile. Bardağın dolu tarafından bakamıyorum dünyaya, çünkü Avrupa’dan Afrika’ya değil, Afrika’dan Dünya’ya bakmayı tercih ettim ben. Afrika’da da içinde su dolu olan bir bardağa rastlayamadım. Zaten, suyun olmadığı yerde bardak aramanın ve bulmanın yarattığı heyecan,çölde görülen serabı gerçek sanıp yapılan sevinç gösterileri kadar güzellik içermez diye düşünüyorum. Peki birtakım insanlar çölde bardak arayıp bulamazken Amerika’nın dünyanın belki de en donanımlı ordusu denebilecek İsrail’e yılda 3 milyar dolar vermesi şaşırtıcı mıdır? Değildir, İsrail’in ve dolayısıyla Amerika’nın kapitalizmi başarıdan başarıya koşmaktadır. Peki çölde bardak aramaktan bıkmayan, Filistin’de şu an ‘sol’ özne değil diye sanki bir insanlık dramı yokmuş gibi davranan, tahakkümlere karşı sadece parti binalarından bakmakla yetinen, kendi içinde üzülen, belki bir bildiri kaleme alan Türk Solu’nun durumu makûl müdür? Bence kesinlikle değildir. Başarısızlıktan başarısızlığa koşmaktadır.

‘’Özel yaşamda bir insanın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile o insanın gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı arasındaki ayrım gibi, tarihsel mücadelelerde partilerin sözleri ve vaatleriyle onların gerçek yapıları ve gerçek çıkarları arasında, kendileri hakkında sahip oldukları düşüncelerle onların gerçekte ne oldukları arasında daha dikkatli bir ayrım yapması gerekir.’’ Karl Marx ‘ın bu sözleri izah etmeye çalıştığım vaziyetin politik açıklaması, güzel de bir turnusol kâğıdı. Türkiye’de sosyalist solun büyük bir kesiminin kendi içi çatışmalarının ve parçalanmışlığının günümüze aktarılarak devam etmesi, birtakım olguların estetize ve romantize edilmekten başka bir duruma haiz olmaması , sembolize edilen kavramlar peşinden gitmekteki ısrar, doğal müttefik olarak sayılacak insanlarla beraber olmaktansa bir parti binası içerisinden klişelerini sıralıyor oluşu adeta bir kısır döngü yaratıyor. Belki de makûl olan, ‘Başka bir dünya mümkün!’ diyen ama bir şekilde pasif kalmış kitlelerin kendilerini rahatsız hissetmeyecekleri, birlikte yürüdüğü platformlar-siyasi partiler-sivil toplum örgütleri tarafından o insanların da taleplerini içeren söylemlerin söylendiği yeni bir oluşumdur. Evet, bardak aramayı bırakıp önce suyu bulmanın vaktidir.

Hatırlarsınız, bu ülkede oğlu eşcinsel olduğu için katil olan babalar var. Bu ülkede Ermeni olduğu için öldürülen yazar var. Kürtçe kaset çıkarmak isteyen insanları sindirmek için nice Serdar Ortaçlar yetiştirdi bu ülke. Hatırlarsınız, bu ülkede öldürülüp yol kenarına atılmış transseksüellerin öldürülmesinden çok ‘’fuhuştan kaydı var’’ ibaresi önem kazanıyor medyada. Zır deli olduğundan şüphe duymadığım insanlar Musevi vatandaşlara nanik yaparcasına Hitler adına lokma döktürüyor bu ülkede. Tüm bunlara nefret suçu deniyor, ama şu aşamada solun kendisi tüm gücüyle bu noktada ezilenlerin yanında deniyor mu? Ben diyemiyorum.

Nefret suçları konusuna bu şekilde, dolambaçlı yollar üzerinden gelmek zaten benim yazı başında belirttiğim sorunumun kaynağı. Nedeni çok basit: Kahroluyorsam, bu zorba sisteme ödün verenlerden kahroluyorum. Kapitalizm akılcı sistemdir, tarihçilerin belirttiği gibi ‘’tüm tarih karnaval kıyafeti giymiş çağdaş tarihtir.’’ Ve tarih bize bariz bir biçimde gösteriyor ki, burjuvazi sadece kolluk güçleri ile, devletleri ile değil, kullandığı dil ile de insanlara hatta yaşayan her şeye hüküm sürüyor. Bu dil, katliamlara neden oluyor. Ben solun büyük bir kesiminin bu konuya gereken önemi vermediğini düşünüyorum. Evet, sorun burada.

Nefret suçları diğer suçlardan farklı olarak nitelenebilir bence. Gazetelerin 3. sayfalarını göz gezdirdiğinizde iki kişi arasındaki kişisel sebeplerden yaşanmış olayın yanında yer alan ve birbirini tanımayan iki kişiden birinin diğerini sırf bir dine/etnisiteye/görüşe dahil olması sebebiyle saldırma haberi sizin ilginizi daha çok çekecektir kuşkusuz. Çünkü eğer saldırıya uğrayan kişi ile aynı dine/etnisiteye/görüşe sahipseniz, saldırıya uğrayan siz de olabilirdiniz. Hem de daha önce hiç görmediğiniz birisi tarafından. Saldırgan, hedefini o kişinin ‘’o’’ gruba dahil olması nedeniyle seçmiştir. Empati kurmakta yarar var, size fiziksel saldırabilirdi, sizi taciz edebilirdi, sizi tehdit edebilirdi, mülkünüze zarar verebilirdi, evinizi kundaklayabilirdi. Nedeni ise sizin bir Türk olarak Almanya’da Neo-Nazilerin sizden haberdar olmasıdır. İsrail’de bir Filistinli olmanızdır. Türkiye’de bir gazetede köşe yazarlığı yapan bir Ermeni olmanızdır. 1938’de Anne Frank olmanızdır. Kocaeli’nde Ahmet Kaya tişörtü giyen bir Kürt işçi olmanızdır. Oldukça fazla nedeni var. Nedeni sizin doğduğunuz ülke bile olabilir. Nefret suçuna toplumlarda bu derecede önyargı mevcutken, gazetelerden nefret söylemi fışkırıyorken kimsenin maruz kalmayacağının garantisini kim verebilir?

Bu noktada sivil toplum örgütlerinin, kendini solda gören partilerin, duyarlı vatandaşların devreye girmesi gerekiyor. Nefret suçuna maruz kalmış insanların yanında olmamız gerekiyor. Nefret etmenin şart olmadığını bilmek gerekiyor. Bu yaşanan suçlara karşı normal bir birey olarak hiçbir şey yapmamak ya da birtakım çenebazın ‘’Biz devrimden sonraya bıraktık bu işleri’’ söylemleri kapitalist çarkı yağlıyor. Söylesenize, Hrant Dink’in öldürülmesi işçi sınıfının çıkarına olan bir şey midir?

Benim derdim kapitalizmi bitirmek. Bir yandan da, benim derdim şu saniyede sistemi bir milim de olsa çökertmek için ne yapabilirim diye uğraşmak. Benim derdim çölde bardak aramaktan çok, önce su bulmak. Mümkünse vaha.

Mor ve Ötesi’nden Aşk İçinde ne güzel şarkıdır.

‘’Benim derdim, senin olsun…’’

6 Mart 2011 Pazar

Televizyon Çocuğu Engin

Ünlü Fransız romancı Marcel Proust, henüz genç bir çocukken bir hatıra defteri içindeki soruları yanıtlayarak arkadaşına armağan eder. Benzer şekilde, delifişek zamanında da bir dizi kişisel cevaplar içeren soruları yanıtlar. Bu sorular hemen hemen birbirinin aynısıdır. Bu sorular zamanla ‘Proust Anketi’ adını alır ve dünya çapında meşhur olur. Sorular gayet basittir: En sevdiğiniz ressam, en sevdiğiniz müzisyen, en sevdiğiniz erdem, en sevdiğiniz yazar, tarihte en sevmediğiniz karakter gibi soruları içerir. Ben bu anketi kendime ilk uyguladığım zaman, şüphesiz yanıtlaması gayet makûl sorular olduğu gibi, bu anketten ilham alarak aklıma başka sorular da gelmedi değil. Şüphesiz ki hayatta en sevmediğim karakter Adolf Hitler’di, peki, örneğin en sevmediğim kelimeler neydi acaba? Anketin koşullarına baktığımda birden fazla cevap verebiliyorduk, peki bu havada bir özgürlükçü hangi kelimeyi sevmez, nasıl olur da sevmez? Bilemiyorum, kusura bakılmasın ama ‘Engin’, ‘Ardıç’, ‘Hıncal’, ‘Uluç’ ve ‘kapitalizm’ kelimelerini sevmiyorum bu aralar. Uzun bir süre de sevecek gibi değilim.

Özellikle sınıflı toplumlara geçişten itibaren, kadın-erkek ilişkilerinin önüne çekilen setlerin önce insan nezdinde zorla veya kolaylıkla kabûl görülmesinin ardından gelecek kuşaklara içselleştirerek aktarmak için bu setlerin birer tabuya dönüştürülmesinden ötürü dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların doğuştan kendine has birtakım ‘göreve’ ait olduğunu, kadınların ‘suçlu’ kılındığını karatahtada değil, yaşayarak öğrendik. Bu bir tür ezberdir, ezber ise yanlış bilince sebep olur. Çünkü ezberlerin mimarı olan egemen sistemin şöyle bir yeteneği vardır: Doğal olan ile kültürel olan arasında bir ayrımın olmadığını insanlara empoze etmekte hiç güçlük çekmezler. Elbette egemen sınıflar sadece kendi kolluk kuvvetleriyle, devletleri ile bu durumu empoze etmiyor. Doğal olan ile kültürel olan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak, ezberletilmiş klişelerini ahırlardan çıkarıp insanlara enjekte etmek için medyadan daha iyi bir ortam olabilir mi? Hatta ironik bir şekilde medyanın kalbinden çıkan kanın kirli olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Meramımızı güncel örneklerle anlatalım:

Medya, ezberler sonucu yaratılan değerleri olduğu gibi dolaşıma sokuyor. Kadına bakış açısı ise âşikar: Kadının görevi anneliktir, eşliktir, alınıp satılabilecek bir nesnedir, bir AKPli milletvekiline göre ise Kürt sorununun çözümünde kadının kuma olmasıdır! Belli ki bu insanlara göre ataerkillik de, dini referanslarını gösterdikten sonra kadın üzerine hakim olması da gayet normal bir şey. Boğucu gündemden ve saçma sapan tespitlerden kaçmak için oturup eğlence kanallarını açıyorsunuz, program aralarında temizlik ürünlerinin reklamlarına bakıldığında, bir bakıyoruz ki kadınlar ev işi yapmaktan oldukça tatmin olmaktadır. Ayşe teyzeler kadınların ev işi yapıyor olmasından dolayı kadınların mutluluğunu/mutsuzluğunu bir kenara atıp, kadınların çamaşırlarını/bulaşıklarını iyi yıkayamamış olmalarından dolayı mutsuzluklarına son verme telaşındadır. Kadınlar, gıda ürünlerini lanse eden reklamlarda televizyon başında oturan eşlerine alışıktır, kendisi mutfakta çalışmalıdır ve iyi yemek yapmalıdır. Gözlemlemek gereken bir başka şey ise, televizyon başında oturan erkeklerin güzel yemek yapması sebebiyle eşine teşekkür ediyor olmasıdır, takdir dolu bakışlarını ondan esirgememesidir. Erkek kadından bir takım şeyler bekler, bekleyene dek televizyonunu izler, belki bir zahmet çocuklarıyla oynar, eğer eşi bahsi geçen gıda ürününden almışsa o kadın teşekkürü hak eder. Kadın ise bu durumdan pek memnundur. Bunlar medyada cinsiyetçiliğin maskelenmiş halidir.
Medyada cinsiyetçiliğin azgın dışavurumunu ise güncel örneklerden görebileceğimiz, eşi mutfakta yemek yaparken televizyon karşısında pinekleyen, eşi ‘’görevi gereği’’ gereksinimlerini karşıladığında bir ‘teşekkür’ bile etmeyeceğini tahmin edebileceğim ‘’errrrrrrkek’’lerden oluşuyor. Tek bir örnek yeter belki,bakalım örnek insan, ahlâk timsali Engin Ardıç, Emre Aköz’e yumurtalı protestoda bulunan kadınlar için ne diyor:

‘’Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar…Kerhaneye düşmek gibi bir şey….’’
‘’Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre. ..Belli ki kimse öpmemiş… belki ossat liberal kesilirdi!’’

Ben sözü fazla uzatmak taraftarı değilim. Engin Ardıç bu söylemleriyle kadın düşmanı olduğunu, cinsiyetçi bir yana sahip olduğunu bizlere teyit etmiştir. Kadınlara her türlü tacizi mûbah gördüğünü söylemiştir. Kadınlara yönelik köşesinden fiziksel ve psikolojik açılardan saldırmıştır. Peki bizim gücümüz, silahlardan, yumurtalardan mı geçiyor acaba Sayın Ardıç’a göre? Bu kadar tepki görmesinden ötürü de korkmasın, silah kuşanıp peşinden gidecek de değiliz. Bizim gücümüz ‘şap diye öpmekten’, yumurta atmaktan geçmiyor. Gücümüzün ne olduğunu, nereden kaynaklandığını kitleselleşmemizden biliyoruz. Ezberlerin aksine, artık bu topraklarda ‘’Medyada Cinsiyetçiliğe Hayır!’’, ‘’Kadın Cinayetlerine Durde!’’ ‘’Kadınlar Sokakta!’’ diyen yüzlerce, binlerce insan var. Milyonlarca bacı var. Ben bu insanlarla beraber olduğum için mutluyum, Ardıç zihniyetlilerle aynı gezegende yaşamaktan ise oldukça mutsuzum.

8 Şubat 2011 Salı

Medeniyet Kaybı

sevgili vicdan,

karanlıkta ve bir sokağın ortasında uyandık. yerimizi bilmiyorduk ki zaten. paramparça zamanlarda görüyoruz kendimizi. saydım bu sefer kaç kişiyiz diye, sen de on, ben diyeyim yirmi. sokağın bir ucu ışıltıyla parlıyordu, diğer tarafı ise kördü. karanlık kördü ama yayılıyordu. karanlığı engellememiz gerekiyordu bizlerin, ışıltıyı boğmak için yaklaşıyordu karanlık. yanımdakine bir ülkede bayraklar yükseldikçe insanlığın düştüğünü söyledim birden, çünkü sokağın ucunda ışıltı ile parlıyordu anne frank. yanımdaki garipsemezdi zaten bu söylediğimi, neden diye sormazdı. sorsa bile ben cevap veremezdim, bu tip durumlarda benden daha hızlı davrananlar vardır. nihal atsız sözümü keser ve şöyle der mesela 'türk bünyesini mikroptan temizleyecek en güzel tedavi katliamdır.' atsız bunları ilk söylediğinde trakya'da 1934 olayları vuku buluyordu. çünkü sokağın ucunda hrant dink'i gördüm. kaldırımda dümdik durup gülümsüyordu, ışıl ışıldı. uçuşan güvercinlere gülümsüyordu, onların yargılanmasına rağmen. içimden 'ışıltıya dokunurlarsa benim canım acır' dedim. sokak ortasında ve karanlıktan yavaş yavaş süzülen, yerin altından çıkan her faşist kurukafa farklı bir makyaj yapmış. ama hedefleri bir. biz ise onları engellemeliydik. sen de on, ben diyeyim yirmi kişi. o an boyunca neden çocukluğumdan akılda kalan tekerlemeyi mırıldanmayayım ki?

'biz biz idik, onbeş-yirmi kişiydik

ezildik büzüldük bir kenara dizildik.'

kan..bayrak..devlet..vatan...ulus devletlerin var olması ile, kapitalizmin filizlenmesi ile, her türlü etno-kültürel milliyetçiliğin aşırı dozda toplumsal kesimi enjekte edilmesi ile doğdu bu tip 'kutsallarımız' eh, takdir edersin ki sevgili vicdan, senin bunların arasında sesimizi duyman zor olurdu, boğulurduk. eğer bir ülkede devlet bireylerin önüne geçmiş ise o ülkede senin var olman çok zordur, belki de imkânsızdır sevgili vicdan. bu yüzden biz 'yerimizi bilmeyenler', karanlıktan nefret ettik. ulus devlet kutsallarını sevmedik. çünkü bu kutsallar bir fikirdir, insan değil. kan, bayrak, vatan, devlet kavramlarını birincil yaşamsal statü haline getiren bir devlet gücü her yerde ve her zaman çok kolay bir şekilde zorba olmaz mı? karanlığın içine hapsolmaz mıyız? evet, belki bu 'kutsalların' gücü ilk başta insanı cezbedebilir, başlarda o insan muntazam gelebilir ama bu durum gitgide canavarlaşmadı mı? bir etnik kimlik ve bir din, daha biz doğmadan önce ebeveyn ve devlet onayı ile bize bahşedilmedi mi? devletin kutsallarını yaratma aşamasında bizlere 'önerdiği' çelikten bir kimlik dayatmasına maruz kalmadık mı? eh, bunun sonucunda da bizi biz yapan değerlerden ayrışıp öngörülen insan 'genotipine' uygun olarak toplumda var olmadık mı?

korku önemli bir şeydir sevgili vicdan. çünkü hangi ulus devlet olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun, sadece kaba kuvvetle varlığını idame ettiremez. bu nedenle toplum nezdinde 'kabul görmesi' için çeşitli enstrümanlara başvurur. 'kutsallar' buradan gelir. ve ulus devletlerin, kapitalistlerin esamesinde senin yerin okunmaz. sevgili vicdan, sen uzun süredir olmadığın için ne oluyor biliyor musun?

filistin'de bakkala gidemiyorsun. güneydoğu'da koyun otlatmaya çıkamıyorsun bir misket bombası, bir havan topu seni buluverir. eksikliğin sonucu işgal altında yaşayan ıraklıların(filistinlilerin) temel haklarınının amerika (israil) tarafından yıllarca gasp ediliyor. bu durumun hâlâ pervasızca devam etmesi senin eksikliğindir. eğer insan hakları ve özgürlüklerine karşı enternasyonal bir mücadele veriyor olsaydık, bu trajedi çoktan bitmiş olacaktı. ancak senin eksikliğinde hayata bakış açısı dillere, dinlere, etnisiteye göre değişiklik gösteriyor. eğer kutsallarınız la beraber süper bir güç iseniz, sizin insanlarınıza yapılan saldırılara yanıt vermek meşru bir refleks oluyor, ama tersi ise açıkçası hiçbir şey olmuyor. yanılıyor muyum sayın bush?

eğer bir ülkede gazze'de öldürülenleri çoğunlukla muhafazakâr kesim sahipleniyorsa, eğer başörtülü kadınların üniversite mücadelesini yine çoğunlukla muhafazakâr kesim yürütüyorsa, ceylan önkol'u sadece başka bir kesim, serap eser'i bambaşka bir kesim sahipleniyorsa, alevilerin dertleri sadece alevileri kara kara düşündürüyorsa, festus okey'i, hrant dink'i uğur mumcu'yu rachel corrie'yi aynı anda sahiplenmezsek ne oluyor biliyor musunuz?

karanlık yayılıyor. karanlığın içinden bir israil buldozeri, bir siyonist, bir beyoğlu polisi, gözü dönmüş bir asker ve bunları siyasi düzlemde destekleyen ve eski defterlerini açtıkça içinden oluk oluk kan akan, dergileri ile fasikül fasikül pislik saçan, uluyan bir güruh yayılıyor. vicdan tektipleşiyor.

kabûl. karanlığı bu evrede engelleyemedik. peki harun tekin'in dediği gibi 'yine mi hüzün var, niye?' mi demeliyiz? hayır! çünkü aynı anda 'hepimiz ermeniyiz' 'festus okey'i unutmadık' 'serap, ceylan edi bese', 'yaşasın intifada, kahrolsun siyonizm' diyen her insan bu sisteme tokat atıyor, darbe vuruyor. çünkü bu dünyanın sistemi aslında böyle değil, kültürü böyle değil. bu toprakların esas kültürü kardeşliğimizdir. inanıyorum ki, an gelecek, karanlığı yenilgiye uğratacağız. bu karanlık bitecek, kucaklaşacağız.

ne mutlu enternasyonalistim diyene. ne mutlu vicdan sahibiyim diyene.