20 Şubat 2012 Pazartesi

bitiş.

misantropist.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Nev-i Beşer

Benim derdim kapitalizmi bitirmek. Biraz da melankolik olmamın da katkısı ile şöyle de bir soruna sahibim: Öyle bir an geliyor ki; sistemle uyumsuzluğun doruklarına erişiyorum, hüzün beni etkisi altına alıyor, söyleyecek sözüm kalmıyor, düşünemiyorum bile. Bardağın dolu tarafından bakamıyorum dünyaya, çünkü Avrupa’dan Afrika’ya değil, Afrika’dan Dünya’ya bakmayı tercih ettim ben. Afrika’da da içinde su dolu olan bir bardağa rastlayamadım. Zaten, suyun olmadığı yerde bardak aramanın ve bulmanın yarattığı heyecan,çölde görülen serabı gerçek sanıp yapılan sevinç gösterileri kadar güzellik içermez diye düşünüyorum. Peki birtakım insanlar çölde bardak arayıp bulamazken Amerika’nın dünyanın belki de en donanımlı ordusu denebilecek İsrail’e yılda 3 milyar dolar vermesi şaşırtıcı mıdır? Değildir, İsrail’in ve dolayısıyla Amerika’nın kapitalizmi başarıdan başarıya koşmaktadır. Peki çölde bardak aramaktan bıkmayan, Filistin’de şu an ‘sol’ özne değil diye sanki bir insanlık dramı yokmuş gibi davranan, tahakkümlere karşı sadece parti binalarından bakmakla yetinen, kendi içinde üzülen, belki bir bildiri kaleme alan Türk Solu’nun durumu makûl müdür? Bence kesinlikle değildir. Başarısızlıktan başarısızlığa koşmaktadır.

‘’Özel yaşamda bir insanın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile o insanın gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı arasındaki ayrım gibi, tarihsel mücadelelerde partilerin sözleri ve vaatleriyle onların gerçek yapıları ve gerçek çıkarları arasında, kendileri hakkında sahip oldukları düşüncelerle onların gerçekte ne oldukları arasında daha dikkatli bir ayrım yapması gerekir.’’ Karl Marx ‘ın bu sözleri izah etmeye çalıştığım vaziyetin politik açıklaması, güzel de bir turnusol kâğıdı. Türkiye’de sosyalist solun büyük bir kesiminin kendi içi çatışmalarının ve parçalanmışlığının günümüze aktarılarak devam etmesi, birtakım olguların estetize ve romantize edilmekten başka bir duruma haiz olmaması , sembolize edilen kavramlar peşinden gitmekteki ısrar, doğal müttefik olarak sayılacak insanlarla beraber olmaktansa bir parti binası içerisinden klişelerini sıralıyor oluşu adeta bir kısır döngü yaratıyor. Belki de makûl olan, ‘Başka bir dünya mümkün!’ diyen ama bir şekilde pasif kalmış kitlelerin kendilerini rahatsız hissetmeyecekleri, birlikte yürüdüğü platformlar-siyasi partiler-sivil toplum örgütleri tarafından o insanların da taleplerini içeren söylemlerin söylendiği yeni bir oluşumdur. Evet, bardak aramayı bırakıp önce suyu bulmanın vaktidir.

Hatırlarsınız, bu ülkede oğlu eşcinsel olduğu için katil olan babalar var. Bu ülkede Ermeni olduğu için öldürülen yazar var. Kürtçe kaset çıkarmak isteyen insanları sindirmek için nice Serdar Ortaçlar yetiştirdi bu ülke. Hatırlarsınız, bu ülkede öldürülüp yol kenarına atılmış transseksüellerin öldürülmesinden çok ‘’fuhuştan kaydı var’’ ibaresi önem kazanıyor medyada. Zır deli olduğundan şüphe duymadığım insanlar Musevi vatandaşlara nanik yaparcasına Hitler adına lokma döktürüyor bu ülkede. Tüm bunlara nefret suçu deniyor, ama şu aşamada solun kendisi tüm gücüyle bu noktada ezilenlerin yanında deniyor mu? Ben diyemiyorum.

Nefret suçları konusuna bu şekilde, dolambaçlı yollar üzerinden gelmek zaten benim yazı başında belirttiğim sorunumun kaynağı. Nedeni çok basit: Kahroluyorsam, bu zorba sisteme ödün verenlerden kahroluyorum. Kapitalizm akılcı sistemdir, tarihçilerin belirttiği gibi ‘’tüm tarih karnaval kıyafeti giymiş çağdaş tarihtir.’’ Ve tarih bize bariz bir biçimde gösteriyor ki, burjuvazi sadece kolluk güçleri ile, devletleri ile değil, kullandığı dil ile de insanlara hatta yaşayan her şeye hüküm sürüyor. Bu dil, katliamlara neden oluyor. Ben solun büyük bir kesiminin bu konuya gereken önemi vermediğini düşünüyorum. Evet, sorun burada.

Nefret suçları diğer suçlardan farklı olarak nitelenebilir bence. Gazetelerin 3. sayfalarını göz gezdirdiğinizde iki kişi arasındaki kişisel sebeplerden yaşanmış olayın yanında yer alan ve birbirini tanımayan iki kişiden birinin diğerini sırf bir dine/etnisiteye/görüşe dahil olması sebebiyle saldırma haberi sizin ilginizi daha çok çekecektir kuşkusuz. Çünkü eğer saldırıya uğrayan kişi ile aynı dine/etnisiteye/görüşe sahipseniz, saldırıya uğrayan siz de olabilirdiniz. Hem de daha önce hiç görmediğiniz birisi tarafından. Saldırgan, hedefini o kişinin ‘’o’’ gruba dahil olması nedeniyle seçmiştir. Empati kurmakta yarar var, size fiziksel saldırabilirdi, sizi taciz edebilirdi, sizi tehdit edebilirdi, mülkünüze zarar verebilirdi, evinizi kundaklayabilirdi. Nedeni ise sizin bir Türk olarak Almanya’da Neo-Nazilerin sizden haberdar olmasıdır. İsrail’de bir Filistinli olmanızdır. Türkiye’de bir gazetede köşe yazarlığı yapan bir Ermeni olmanızdır. 1938’de Anne Frank olmanızdır. Kocaeli’nde Ahmet Kaya tişörtü giyen bir Kürt işçi olmanızdır. Oldukça fazla nedeni var. Nedeni sizin doğduğunuz ülke bile olabilir. Nefret suçuna toplumlarda bu derecede önyargı mevcutken, gazetelerden nefret söylemi fışkırıyorken kimsenin maruz kalmayacağının garantisini kim verebilir?

Bu noktada sivil toplum örgütlerinin, kendini solda gören partilerin, duyarlı vatandaşların devreye girmesi gerekiyor. Nefret suçuna maruz kalmış insanların yanında olmamız gerekiyor. Nefret etmenin şart olmadığını bilmek gerekiyor. Bu yaşanan suçlara karşı normal bir birey olarak hiçbir şey yapmamak ya da birtakım çenebazın ‘’Biz devrimden sonraya bıraktık bu işleri’’ söylemleri kapitalist çarkı yağlıyor. Söylesenize, Hrant Dink’in öldürülmesi işçi sınıfının çıkarına olan bir şey midir?

Benim derdim kapitalizmi bitirmek. Bir yandan da, benim derdim şu saniyede sistemi bir milim de olsa çökertmek için ne yapabilirim diye uğraşmak. Benim derdim çölde bardak aramaktan çok, önce su bulmak. Mümkünse vaha.

Mor ve Ötesi’nden Aşk İçinde ne güzel şarkıdır.

‘’Benim derdim, senin olsun…’’

6 Mart 2011 Pazar

Televizyon Çocuğu Engin

Ünlü Fransız romancı Marcel Proust, henüz genç bir çocukken bir hatıra defteri içindeki soruları yanıtlayarak arkadaşına armağan eder. Benzer şekilde, delifişek zamanında da bir dizi kişisel cevaplar içeren soruları yanıtlar. Bu sorular hemen hemen birbirinin aynısıdır. Bu sorular zamanla ‘Proust Anketi’ adını alır ve dünya çapında meşhur olur. Sorular gayet basittir: En sevdiğiniz ressam, en sevdiğiniz müzisyen, en sevdiğiniz erdem, en sevdiğiniz yazar, tarihte en sevmediğiniz karakter gibi soruları içerir. Ben bu anketi kendime ilk uyguladığım zaman, şüphesiz yanıtlaması gayet makûl sorular olduğu gibi, bu anketten ilham alarak aklıma başka sorular da gelmedi değil. Şüphesiz ki hayatta en sevmediğim karakter Adolf Hitler’di, peki, örneğin en sevmediğim kelimeler neydi acaba? Anketin koşullarına baktığımda birden fazla cevap verebiliyorduk, peki bu havada bir özgürlükçü hangi kelimeyi sevmez, nasıl olur da sevmez? Bilemiyorum, kusura bakılmasın ama ‘Engin’, ‘Ardıç’, ‘Hıncal’, ‘Uluç’ ve ‘kapitalizm’ kelimelerini sevmiyorum bu aralar. Uzun bir süre de sevecek gibi değilim.

Özellikle sınıflı toplumlara geçişten itibaren, kadın-erkek ilişkilerinin önüne çekilen setlerin önce insan nezdinde zorla veya kolaylıkla kabûl görülmesinin ardından gelecek kuşaklara içselleştirerek aktarmak için bu setlerin birer tabuya dönüştürülmesinden ötürü dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların doğuştan kendine has birtakım ‘göreve’ ait olduğunu, kadınların ‘suçlu’ kılındığını karatahtada değil, yaşayarak öğrendik. Bu bir tür ezberdir, ezber ise yanlış bilince sebep olur. Çünkü ezberlerin mimarı olan egemen sistemin şöyle bir yeteneği vardır: Doğal olan ile kültürel olan arasında bir ayrımın olmadığını insanlara empoze etmekte hiç güçlük çekmezler. Elbette egemen sınıflar sadece kendi kolluk kuvvetleriyle, devletleri ile bu durumu empoze etmiyor. Doğal olan ile kültürel olan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak, ezberletilmiş klişelerini ahırlardan çıkarıp insanlara enjekte etmek için medyadan daha iyi bir ortam olabilir mi? Hatta ironik bir şekilde medyanın kalbinden çıkan kanın kirli olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Meramımızı güncel örneklerle anlatalım:

Medya, ezberler sonucu yaratılan değerleri olduğu gibi dolaşıma sokuyor. Kadına bakış açısı ise âşikar: Kadının görevi anneliktir, eşliktir, alınıp satılabilecek bir nesnedir, bir AKPli milletvekiline göre ise Kürt sorununun çözümünde kadının kuma olmasıdır! Belli ki bu insanlara göre ataerkillik de, dini referanslarını gösterdikten sonra kadın üzerine hakim olması da gayet normal bir şey. Boğucu gündemden ve saçma sapan tespitlerden kaçmak için oturup eğlence kanallarını açıyorsunuz, program aralarında temizlik ürünlerinin reklamlarına bakıldığında, bir bakıyoruz ki kadınlar ev işi yapmaktan oldukça tatmin olmaktadır. Ayşe teyzeler kadınların ev işi yapıyor olmasından dolayı kadınların mutluluğunu/mutsuzluğunu bir kenara atıp, kadınların çamaşırlarını/bulaşıklarını iyi yıkayamamış olmalarından dolayı mutsuzluklarına son verme telaşındadır. Kadınlar, gıda ürünlerini lanse eden reklamlarda televizyon başında oturan eşlerine alışıktır, kendisi mutfakta çalışmalıdır ve iyi yemek yapmalıdır. Gözlemlemek gereken bir başka şey ise, televizyon başında oturan erkeklerin güzel yemek yapması sebebiyle eşine teşekkür ediyor olmasıdır, takdir dolu bakışlarını ondan esirgememesidir. Erkek kadından bir takım şeyler bekler, bekleyene dek televizyonunu izler, belki bir zahmet çocuklarıyla oynar, eğer eşi bahsi geçen gıda ürününden almışsa o kadın teşekkürü hak eder. Kadın ise bu durumdan pek memnundur. Bunlar medyada cinsiyetçiliğin maskelenmiş halidir.
Medyada cinsiyetçiliğin azgın dışavurumunu ise güncel örneklerden görebileceğimiz, eşi mutfakta yemek yaparken televizyon karşısında pinekleyen, eşi ‘’görevi gereği’’ gereksinimlerini karşıladığında bir ‘teşekkür’ bile etmeyeceğini tahmin edebileceğim ‘’errrrrrrkek’’lerden oluşuyor. Tek bir örnek yeter belki,bakalım örnek insan, ahlâk timsali Engin Ardıç, Emre Aköz’e yumurtalı protestoda bulunan kadınlar için ne diyor:

‘’Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar…Kerhaneye düşmek gibi bir şey….’’
‘’Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre. ..Belli ki kimse öpmemiş… belki ossat liberal kesilirdi!’’

Ben sözü fazla uzatmak taraftarı değilim. Engin Ardıç bu söylemleriyle kadın düşmanı olduğunu, cinsiyetçi bir yana sahip olduğunu bizlere teyit etmiştir. Kadınlara her türlü tacizi mûbah gördüğünü söylemiştir. Kadınlara yönelik köşesinden fiziksel ve psikolojik açılardan saldırmıştır. Peki bizim gücümüz, silahlardan, yumurtalardan mı geçiyor acaba Sayın Ardıç’a göre? Bu kadar tepki görmesinden ötürü de korkmasın, silah kuşanıp peşinden gidecek de değiliz. Bizim gücümüz ‘şap diye öpmekten’, yumurta atmaktan geçmiyor. Gücümüzün ne olduğunu, nereden kaynaklandığını kitleselleşmemizden biliyoruz. Ezberlerin aksine, artık bu topraklarda ‘’Medyada Cinsiyetçiliğe Hayır!’’, ‘’Kadın Cinayetlerine Durde!’’ ‘’Kadınlar Sokakta!’’ diyen yüzlerce, binlerce insan var. Milyonlarca bacı var. Ben bu insanlarla beraber olduğum için mutluyum, Ardıç zihniyetlilerle aynı gezegende yaşamaktan ise oldukça mutsuzum.

8 Şubat 2011 Salı

Medeniyet Kaybı

sevgili vicdan,

karanlıkta ve bir sokağın ortasında uyandık. yerimizi bilmiyorduk ki zaten. paramparça zamanlarda görüyoruz kendimizi. saydım bu sefer kaç kişiyiz diye, sen de on, ben diyeyim yirmi. sokağın bir ucu ışıltıyla parlıyordu, diğer tarafı ise kördü. karanlık kördü ama yayılıyordu. karanlığı engellememiz gerekiyordu bizlerin, ışıltıyı boğmak için yaklaşıyordu karanlık. yanımdakine bir ülkede bayraklar yükseldikçe insanlığın düştüğünü söyledim birden, çünkü sokağın ucunda ışıltı ile parlıyordu anne frank. yanımdaki garipsemezdi zaten bu söylediğimi, neden diye sormazdı. sorsa bile ben cevap veremezdim, bu tip durumlarda benden daha hızlı davrananlar vardır. nihal atsız sözümü keser ve şöyle der mesela 'türk bünyesini mikroptan temizleyecek en güzel tedavi katliamdır.' atsız bunları ilk söylediğinde trakya'da 1934 olayları vuku buluyordu. çünkü sokağın ucunda hrant dink'i gördüm. kaldırımda dümdik durup gülümsüyordu, ışıl ışıldı. uçuşan güvercinlere gülümsüyordu, onların yargılanmasına rağmen. içimden 'ışıltıya dokunurlarsa benim canım acır' dedim. sokak ortasında ve karanlıktan yavaş yavaş süzülen, yerin altından çıkan her faşist kurukafa farklı bir makyaj yapmış. ama hedefleri bir. biz ise onları engellemeliydik. sen de on, ben diyeyim yirmi kişi. o an boyunca neden çocukluğumdan akılda kalan tekerlemeyi mırıldanmayayım ki?

'biz biz idik, onbeş-yirmi kişiydik

ezildik büzüldük bir kenara dizildik.'

kan..bayrak..devlet..vatan...ulus devletlerin var olması ile, kapitalizmin filizlenmesi ile, her türlü etno-kültürel milliyetçiliğin aşırı dozda toplumsal kesimi enjekte edilmesi ile doğdu bu tip 'kutsallarımız' eh, takdir edersin ki sevgili vicdan, senin bunların arasında sesimizi duyman zor olurdu, boğulurduk. eğer bir ülkede devlet bireylerin önüne geçmiş ise o ülkede senin var olman çok zordur, belki de imkânsızdır sevgili vicdan. bu yüzden biz 'yerimizi bilmeyenler', karanlıktan nefret ettik. ulus devlet kutsallarını sevmedik. çünkü bu kutsallar bir fikirdir, insan değil. kan, bayrak, vatan, devlet kavramlarını birincil yaşamsal statü haline getiren bir devlet gücü her yerde ve her zaman çok kolay bir şekilde zorba olmaz mı? karanlığın içine hapsolmaz mıyız? evet, belki bu 'kutsalların' gücü ilk başta insanı cezbedebilir, başlarda o insan muntazam gelebilir ama bu durum gitgide canavarlaşmadı mı? bir etnik kimlik ve bir din, daha biz doğmadan önce ebeveyn ve devlet onayı ile bize bahşedilmedi mi? devletin kutsallarını yaratma aşamasında bizlere 'önerdiği' çelikten bir kimlik dayatmasına maruz kalmadık mı? eh, bunun sonucunda da bizi biz yapan değerlerden ayrışıp öngörülen insan 'genotipine' uygun olarak toplumda var olmadık mı?

korku önemli bir şeydir sevgili vicdan. çünkü hangi ulus devlet olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun, sadece kaba kuvvetle varlığını idame ettiremez. bu nedenle toplum nezdinde 'kabul görmesi' için çeşitli enstrümanlara başvurur. 'kutsallar' buradan gelir. ve ulus devletlerin, kapitalistlerin esamesinde senin yerin okunmaz. sevgili vicdan, sen uzun süredir olmadığın için ne oluyor biliyor musun?

filistin'de bakkala gidemiyorsun. güneydoğu'da koyun otlatmaya çıkamıyorsun bir misket bombası, bir havan topu seni buluverir. eksikliğin sonucu işgal altında yaşayan ıraklıların(filistinlilerin) temel haklarınının amerika (israil) tarafından yıllarca gasp ediliyor. bu durumun hâlâ pervasızca devam etmesi senin eksikliğindir. eğer insan hakları ve özgürlüklerine karşı enternasyonal bir mücadele veriyor olsaydık, bu trajedi çoktan bitmiş olacaktı. ancak senin eksikliğinde hayata bakış açısı dillere, dinlere, etnisiteye göre değişiklik gösteriyor. eğer kutsallarınız la beraber süper bir güç iseniz, sizin insanlarınıza yapılan saldırılara yanıt vermek meşru bir refleks oluyor, ama tersi ise açıkçası hiçbir şey olmuyor. yanılıyor muyum sayın bush?

eğer bir ülkede gazze'de öldürülenleri çoğunlukla muhafazakâr kesim sahipleniyorsa, eğer başörtülü kadınların üniversite mücadelesini yine çoğunlukla muhafazakâr kesim yürütüyorsa, ceylan önkol'u sadece başka bir kesim, serap eser'i bambaşka bir kesim sahipleniyorsa, alevilerin dertleri sadece alevileri kara kara düşündürüyorsa, festus okey'i, hrant dink'i uğur mumcu'yu rachel corrie'yi aynı anda sahiplenmezsek ne oluyor biliyor musunuz?

karanlık yayılıyor. karanlığın içinden bir israil buldozeri, bir siyonist, bir beyoğlu polisi, gözü dönmüş bir asker ve bunları siyasi düzlemde destekleyen ve eski defterlerini açtıkça içinden oluk oluk kan akan, dergileri ile fasikül fasikül pislik saçan, uluyan bir güruh yayılıyor. vicdan tektipleşiyor.

kabûl. karanlığı bu evrede engelleyemedik. peki harun tekin'in dediği gibi 'yine mi hüzün var, niye?' mi demeliyiz? hayır! çünkü aynı anda 'hepimiz ermeniyiz' 'festus okey'i unutmadık' 'serap, ceylan edi bese', 'yaşasın intifada, kahrolsun siyonizm' diyen her insan bu sisteme tokat atıyor, darbe vuruyor. çünkü bu dünyanın sistemi aslında böyle değil, kültürü böyle değil. bu toprakların esas kültürü kardeşliğimizdir. inanıyorum ki, an gelecek, karanlığı yenilgiye uğratacağız. bu karanlık bitecek, kucaklaşacağız.

ne mutlu enternasyonalistim diyene. ne mutlu vicdan sahibiyim diyene.

19 Aralık 2010 Pazar

Propaganda mı dediniz?

Ciddi anlamda yapılması hedefiyle ortaya konan siyasi tahliller hangi düzlemde olursa olsun başlangıç noktası olarak üç sınıfın birbirleriyle var olan ilişkileri göz önüne alınarak yapılmalıdır. Proletarya, küçük burjuvazi ve büyük burjuvazi arası ilişkiler. Ve bu yapılan tahliller sonucu bu üç sınıf arasında azınlıkta olan ama iktisadi açıdan diğer iki sınıfa gövde gösterisi yapan büyük burjuvaziye ne katıyor, kapitalizmi güçlendiriyor mu? Proletarya, ârafta olan küçük burjuvaziyi kendisinin toplumun yeni düzeni sağlamadaki tarihsel rolü olduğu konusunda ikna edebiliyor mu? Proletarya bu sistemi yeni baştan kurmak için devrimci teoride donanımlı mı? Devrimci parti bu esnada yapması gerekenleri yapıyor mu? Ültimatomculuktan uzak mı? Toplumun geniş bir kesimini kendi saflarına dahil etmede ne tarz politikalar izliyor? Bu tür soruların yanıtları barıştan, demokrasiden, özgürlükten yana olan, başka bir dünya mümkün diyen ve yeni bir kitlesel sola ihtiyaç duyan insanların göz önünde bulundurması gereken olgulardır.
Türkiye’de ise yapılan tartışmalar heyhat, böyle değil işte. Yıllardır şaşkınlıkla izliyorum. Öyle ilginç bir ülkede yaşıyoruz ki, çok fazla bölünmüşlüğün kanıtını onlarca farklı kortej ile gözlemlemeyi geçtim, kitlesel bir solun varlığının gerekliğini en çok 1 Mayıs’ta anlamayı da geçtim, gün işçilerin günüdür, tüm dünya işçilerinin günüdür, partisinin adı ‘İşçi’ olan bir grup insanı 1 Mayıs kortejinde emperyalist savaşlar sonucunda sınırları çizilmiş bir ülkeyi ‘temsil’ eden bayraklar sallarken görüyoruz. Resmî ideolojinin de etkisiyle, uzay gemilerinden görünen, ‘kahraman ırkımızı’ yücelten sözleri dağa taşa yazıyoruz. Yazılar rüzgarla, yağmurla ve çamurla siliniyor. Kireçle tekrar yazıyoruz. Hatta bu tarza sahip etnik köken yüceltici videoları paylaşıp gururlanıyoruz ve görevimizi yerine getiriyoruz. Açıkçası ben bir paylaşım sitesinden UNİCEF’e üye olunca Darfur’a ağaç diktiğimi zannetmiyorum. Bir Türkiyeli yazar dünyanın en önemli edebiyat ödülünü alıyor olsun, biz onu daha önceden beyan ettiği muhalif beyanatları için ona yapılmış olan ölüm tehditlerini caiz sayıyoruz, yetmesin hatta, 301’den yargılıyoruz. Muhalefetlerin ana eksenindeki gündem maddeleri kapitalizmin yok edilmesinden çok resmî ideoloji, milliyetçilik, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ iyidir, güzeldir . Bu ekseni aşmadan ise gündeme başka bir dünya özlemi çeken bizlerin gündemine neo-liberalizm gelse bile, bunun geçmişte yarattığı, şu an yarattığı, gelecekte yaratacağı yıkımların, krizlerin faturasının işçi sınıfına ödetilmesinin yarattığı buhranın ne denli bir felaket olduğu geniş kitlelere ulaşmıyor. Açıkçası milliyetçilik bu minvalde bir virüs kıvamında insanın beynine yerleşiyor. Bunun sonucunda, Türkiye’de siyasi platformlarda yapılan tartışmalarda ana eksen ne neo-liberalizm, ne de kapitalizm oluyor ve böylece şimdiye kadar AKP’nin neo-liberal politikalarına karşı olmamış kesimler savaş yanlısı, muhalefetini laiklik, ulusalcılık üzerinden yapan ve bayrak sallamaktan başka hiçbir şey yapmayan MHP, CHP gibi partilerden medet umar hale geliyor. Bu ise bir takım ilginç insanlara rant sağlıyor, meydanda özgürce koşmasına yarıyor. Savundukları kokuşmuş sisteme antikapitalist bir düzlemden muhalefet etmekten çok ‘’yabancı sermaye gitsin, yerli sermaye gelsin’’ fikriyatının varlığı sebebiyle, bu insanların yüzünü kızartmak da mümkün olmuyor, gittikçe daha da çirkinleşiyorlar.
Küresel düşünebilen ve hiyerarşi kavramı olmadan örgütlenen bir kitlesel solun varlığına maalesef sahip olmamamızın en acı sonuçlarını ise televizyonlarda görebiliyoruz. Açıkçası ben uzun yıllar televizyon izlemiyorum, ama Türkiye’de televizyon izlenme oranına istatistiksel olarak bakıldığında azınlıkta bulunduğumun da farkındayım (Burada da azınlık olmak bana tebessüm ettirmedi değil). Söylentileri teyit etmek için televizyon kanallarına bir göz gezdirdiğimde, bir gecede var olan tüm tartışma programlarında görebileceğiniz yegane insanlar Nazlı Ilıcak, Emre Aköz, Rasim Ozan Kütahyalı, Taha Akyol, Engin Ardıç, Mümtazer Türköne olabiliyor. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu insanlar sözcük sözcük pislik saçıyorlar, kokuşmuş düşüncelerini kalemlerine döküyorlar ve hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde bu insanların öfke kustuğu ise Türkiye’nin sol birikimi ve enternasyonalist sol oluyor. Benim de üyesi olduğum Genç-Sen’in üyelerine uygulanan polis terörünü, doğmamış bebeğin katillerini sahiplenecek kıvama gelip ‘şiddet biraz fazlaydı ama…’ ile başlayan cümleleriyle normalleştirme çabalarını, kantarın topuzunu kaçırmalarını utanç verici bir biçimde okuyorum. Ve bu insanlara karşı muhalefetin antikapitalist düzlemden çok, antiliberalizm üzerinden çok ulusalcılık üzerinden yürütülmesine kahroluyorum. Çünkü bu durum onları memnun ediyor, çünkü var oldukları binanın temellerini sarsmıyor. Emre Aköz ODTÜ’deki öğrencilerle dalga geçiyor, bir yandan da paralı eğitimi savunarak. Bir de SABAH gazetesindeki köşesinde aklınca bir hesap yapmış, ‘’Ödeme süreci, öğrencinin (diyelim ki) borcunun 10'da biri kadar ücret almasıyla başlayacak. Yani 50 bin lira borcu olan, 5 bin lira kazanmaya başladıktan sonra ödeme yapacak.’’ şeklinde. Emre Aköz’den de bir ricam olacak, üniversiteden mezun olan herkesin yıllar sonra bir ara 5.000 YTL’ye yakın bir maaşı olacağını bana garanti etsin ilk önce. Açıkçası, bence Emre Aköz’ün bu tür yüzeysel gevezelik örneklerini ve Devlet Bahçeli’yi kıskandıracak matematik hesaplarını bir kenara bırakamayız. Çünkü bu tür örneklerle sosyalizmi tasfiye işlemleri ‘normalleştirme’ adı altında servis ediliyor ve bu insanlar kapitalist ahtapotun sekiz kolunun en kötü ihtimalle bir ikisinin toplumda kabûl görmesi için adeta bir programdan diğerine atlıyorlar. AKP’nin neo-liberal propaganda bakanlığına ve neo-liberal prenslerine/prenseslerine herhalde net bir şekilde Yıldırım Türker’den ve Groucho Marx ‘dan daha iyi yanıt veremeyiz. ‘Aklınızı başınıza alın.’ Teşekkürler Yıldırım Türker.’ Televizyon bence çok eğitici bir buluş; ne zaman biri televizyon açsa yan odaya geçip kitap okurum.’ Teşekkürler Groucho Marx. Evet, gidip kitap okuyalım ama sadece kitaplardan öğüt almakla kalmayalım. Deli olalım. Karşı olalım. Bu düzenbaz sistemde her şeye karşı olalım.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Nefret Suçları Öldürüyor!

Bayram tatilini fırsat bilip de memleketim İzmir’e gittiğimde Kristal Gece zihniyetinin maalesef hâlâ devam ettiğine, ve bunun önüne geçmek için hiçbir somut önlemin alınmadığına bir kez daha şahit oldum. Bir transseksüel daha katledilmişti. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bir basın açıklaması ve sloganlarla bu durumu protesto ettikten sonra aslında ‘bu durum’ denilen olgunun kamuoyu tarafından pek bilinmediğini gözlemlemek de zor olmadı açıkçası. Peki ‘bu durum’ neydi?

10 Kasım 1938’de, Nazilerin askerî örgütlenmesi, Yahudilere ait evleri, dükkânları yakıp yıkarlar. Yahudilerin barındığı yerlere Yahudi yıldızı çizerler. Bu güne, sokakları kaplayan camların yaydığı ışıltı sebebiyle Kristal Gecesi adı verilir. Kristal Gecesi’ni izleyen süreçte de, Yahudiler önce gettolara toplanır, sonra da ölümüne çalıştırılmak ve yok edilmek üzere toplama kamplarına, gaz odalarına yollanır. Sonuç milyonlarca ölüdür. Bu süreçte sadece Yahudiler değil, Çingeneler, komünistler, muhalifler, entelektüeller, sakatlar, Rus savaş esirlerine de sistematik bir kıyım tabii tutulur. Malumunuz, Türkiye’nin Kristal gecesi ise 6-7 Eylül olayları olarak tanımlanabilir. Gayrimüslimlere yönelik saldırılar düzenlenmiş, onlara ait iş yerleri, ibadethaneleri,evleri yakılmıştır. Dikkat ederseniz aslında bu örnekler işlenen diğer tüm suçlardan farklıdır. Şöyle dersek; bir insan geçmişinde yaşadığı birtakım olaylardan ötürü başka bir insan tarafından saldırıya uğrarsa, bu toplumun genelini açıkçası çok da fazla ilgilendirmez. Ama verilen örneklerdeki suçların içeriğinde suçlu, hedefindeki insanın belirli bir gruba dahil olması sebebiyle bu suçu işlemiştir. Bu grubun bileşenlerini ise etnik köken, renk, din, cinsiyet, her türlü fiziksel ve zihinsel engelilik gibi olgular oluşturur. Bu yüzden nefret suçu olarak adlandırılan bu suçlar, toplumun en az bir kesiminde mutlak bir yankı yaratır. Fail, karşısındaki insanı sırf bir gruba üye olduğu için veya öyle algıladığı için saldırıda bulunur. Buradan ise nefret suçlarının katalizörünün önyargı olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde…

Nefret suçlarını salt bir yasayla yok edemezsiniz. Aynı içkilere zam yapılmasının içki tüketimini azaltmasından çok, kaçak içki tüketimini arttırması gibi.Nefret suçlarını oluşturan temel etmen nefret söylemidir, bunu engellemek gerekemektedir. Nefret söylemini toplumun tüm kılcal damarlarına yayan aygıtların ise medya olduğunu düşünüyorum. Toplumda egemen sınıf tarafından icat edilen Ermeniler için ‘PKK’li, kalleş, hain’’ gibi kavramları zaten halihazırda Ermeni kökenli insanlara karşı bir kesime önyargı sağlamışken, Hrant Ahparig için Sabiha Gökçen’in Ermeni kökene sahip olma iddiasını taşıyan haberinin ardından başlayan toplumsal linç kampanyasına medyadan Emin Çölaşan, Deniz Som, Hasan Pulur, Melih Âşık gibi yazarlar dahil olmuşlar, Yeniçağ Gazetesi manşetini ‘’Ermeniye Bak!’’ olarak hazırlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Bu linç kampanyasına ana akım medyanın şu an çoğu Ergenekon tutuklusu olan insanlar tarafından düzenlenen Agos Gazetesi önündeki ‘Bundan sonra Hrant hedefimizdir’ gösterisinden iki satır bile bahsetmemiş olmasını da ekleyelim. Eh, TSK’de bir basın açıklaması yayınlayınca (Sabiha Gökçen hakkında) ve Hrant Ahparig valilik tarafından tehdit edilince de, bilinen bir suikast hazırlığı karşısında da bir şey yapılmayınca da, olan oldu. Hatta, cinayet sonrasında da nefret söylemi devam etti. TürkSolu adındaki dergi Hrant için ‘Türkiye bir düşmanını kaybetti’ diyecek kadar vicdan sahibiydi. Bu örnekten yola çıkarak, nefret suçlarının hazırlayıcısı olan nefret söylemini engellemek için yapılması gereken, medyada var olan yetkililerin ve gazetecilerin yayımladıkları her türlü materyal içinde nefret söylemine, ırkçılığa, ayrımcılığa izin vermemeli, bunun için de yetkililerin ve gazetecilerin ayrımcılık konusunda meslekiçi eğitimden geçirilmelidir.

Nefret söylemi ve nefret suçlarının engellenmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesinden başlar. Ancak bu da çaba gerektirdiğinden, sadece bu konuya kendisini adamış kişilerin değil, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, ve siyasal partilerin de üzerine düşen görevleri vardır. 301.maddeyi kaldırmak için, LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı yok etmek için hepimize düşen görevler var. Yoksa aslında vaziyet burjuvazi medyasının klişe borozanı ‘Hepimiz kardeşiz’ değil. Kardeşiz ama, eşit koşullarda kardeşiz…

Taraf: Şaşkın Pusula.

En nihayet pek çok tarihçinin hatırlattığı gibi, ‘Tüm tarih, karnaval kıyafeti giymiş çağdaş tarihtir.’ Ve tarih bize cömert bir şekilde gösteriyor ki egemen sınıflar her zaman sadece devlet zoruyla, silahlı güçleriyle egemenlik kurmuyor. Fikirlerin gücüyle de egemenlik kuruyor. AKP hükümeti de, işbaşına geldiği günden beri el attığı kavramlarda olsun, ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ deyip de uzaktan seyrettiği olgular olsun (!), her konuda bir akıl karışıklığı yaratıp sistemi kendi istediği konuma getirmeye çalışıyor.

‘Açılım’ adı verilerek başlatılan bu stratejiler toplumsal muhalefeti safdil olarak belleyip bir şekilde saf dışı etmeye çalışırken, yılan olarak gördüğü solu da kendi kışlasına teslim ettirip ‘’Artık soldan değil, sağ baştan say’’ direktifleriyle kendi hizasına getirmeye çalışmakta , bunun meyvelerini de alıyor gibiler. Bu meyvelerin satıldığı en büyük manav olan Taraf Gazetesi’nin köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı bir yandan ‘Che ölüm makinesiydi’ bir yandan da ‘Başbakan Erdoğan’ın rahmeti de gazabı da çok samimi, çok seviyorum ben Başbakan’ı‘ diyedursun, aynı sayfada Kütahyalı ile bağdaş kuran ve Marksistlikten hiç taviz vermeyen, ara sıra Tekel işçilerine‘’akıl hocalığı’’ yapmaktan kaçınmayan Melih Altınok, Hrant Dink’i Nazi’ye benzeten o skandal savunmadan AKP’nin sorumlu tutulamayacağından bahsededursun, ‘’solculuğa nasıl bir kılıf uydursam da aradan yırtsam’’ diye köşelerinde sosyalizme laf atmaktan başka hiçbir temsilciliklerini göremediğimiz bu insanların barındığı gazetenin, hem kapkara hem de yemyeşil gazetesi Taraf ile uğraşmanın zamanıdır artık…

Uğraşmadan önce olayın bir yönüne değinmem elzem. Alışkanlık kaderim olsa gerek. Genç yaşıma kadar müdahil olduğum her türlü politik tartışma zemininde olsun, gözlemlediğim siyasal gündem olsun insanlık yaftalamaktan pek kurtulabilmiş değil. Uzun süredir var olan bir olgu olduğu için, en son 27 Nisan e-muhtırasında da Genelkurmay’ın bizi kırmayıp anımsattığı, Atatürk milliyetçiliği dışı ideolojiye mensup insanlar için ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır onlar’ demek popülerdi (ki hâlâ öyle), bir zaman da gördük ki, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganını atanlar hiç asker cenazesine gitmemiş (Onur Öymen gibilerinin ağzına en çok yakışan lolipop asker cenazesi hesabıdır zaten), farklı bir düzlemden ‘hain’ler kategorisine dahil olmuşlardı. Şimdi de, özellikle 12 Eylül 2010 referandumu sayesinde, sosyalist hareket açısından ‘sol liberalizm’ tartışmasını alevlendi, kim bilir ne zaman bir daha küllerinden doğacak. İşte bu düzlemde, gündemde, ‘sol liberal’ olarak adlandırılan şahıslara karşı o kadar çok eleştiri ve hatta polemik yaratma amaçlı aşağılama mevcut ki, bununla tezat olarak bizi bekleyen sorun bu tür eleştiri sahipleri ‘sol liberalizmi’ politik olarak adlandırma ve açıklama gücüne giriştiklerini gözlemlemiş olmamızın güçlüğüdür. ‘Sol liberalizm’ eleştirisinin sosyalist hareket dahilinde sağlıklı bir eleştirisi yapılamadığıdır. Yazının başında belirttiğim ve Türkiyelilerin bir türlü kurtulamadığı hastalık burada tekrar filizlendi: Yafta. Eleştiriler ‘döneklik’, ‘AKP hayranlığı’, ‘satılmışlık’ ekseninde kaldığını söylememiz zor olmasa gerek. Aslında sol liberalizm, ‘döneklik’ gibi bir kavramdan sosyalist geleneğin teorik ve pratik olarak ‘sol liberal’ olarak adlandırılan insanlar tarafından bir tür ‘’ sosyalizme geçiş taleplerini sağlama’’ veya‘’güncelleştirme’’ çalışması olarak betimlemek yanlış olmasa gerek. Çünkü ben sol liberalizmi Doğu Perinçek ile kıyaslanmaya değer olarak görüyorum. Kemalizme olumlu yaklaşan kimi ‘sosyalistler’, Kemalizmin hem teorik hem de pratik olarak yarattığı reformları, sosyalist devrime doğru giden yolun ilk aşaması olarak görürler. Onlara göre Kemalizm, sosyalizmin önünü açmıştır. Dikkat ederseniz bu iki akım da ezilenlerin ve emekçilerin mücadelesini ikinci plana atıp, egemenler arası yarışta rol alırlar, bir tarafa taraf olurlar, reformların amaca ulaşmada bir basamak olduğunu anımsatırlar. Bu, önemli bir tartışma konusudur ve salt yafta ile bir şeyler ‘kanıtlamaya’ çalışmak inşa edilmesi gereken bir politik hat değildir. Toparlayalım. Bu yazının ‘sol liberal’ adı verilen politik akım hakkında detaylı bir çalışma olmaktan çok, ‘sol liberalizmin’ en önemli propaganda kanalı üzerinedir.

Eğer göz önüne sosyalizmi, liberalizmi ve muhafazakârlığı getirirsem aklıma nedense maddenin sırasıyla katı-sıvı-gaz halleri geliyor. Merkezinde liberalizmin bulunduğu bu üçlü sıralama geçmiş zamanlarda değişik biçimlerde sağ ve sol yanındaki ideolojilerle bir tür ‘birliktelik’ yaşamıştır. Örneğin, liberal-muhafazakâr ittifakının sonucunda bir tür muhafazakâr-liberalizm, liberal sosyalist ittifakın sonucunda ise bir tür sosyalist-liberalizm ortaya çıkmıştır. Bence bu iki tür ittifakın Türkiye’deki temsilcilerinin ortak paydasının ise statüko-halk ilişkisinin sınıf mücadelesi kavramının önüne geçmiş olmalıdır. Buradan liberal-sol akımın sınıf mücadelesini hiç önemsemediği anlamı çıkmamalıdır, aksine statüko-halk ilişkisi normalize edilmeden diğerine sıranın gelemeyeceğini düşünüyor olmalarıdır. Bu görüş AKP iktidara geldiğinden itibaren bu unsurların kalite-kontrolünden geçmiş sanırım. Bu unsurlara göre, AKP’nin gelmesi ile birlikte yıllar boyunca Kemalist statüko tarafından bastırılmış ideolojik yelpazenin farklı yerlerinde bulunanlar AKP liderliğinde Türkiye’yi demokratikleştirecek , bu bir tür ‘burjuvazi içinde demokratik devrim’ olarak algılanabilinecek, ‘demokrasinin önü’ açılabilecek. AKP’nin hükümet olması ile artık bir ‘değişim’ süreci başlamış olacak. Bu yüzden ‘’Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy vermek’’, yaptıkları yetersiz olsa da evet demek gerekiyor. Örneğin Taraf yazarı Nabi Yağcı 12 Eylül günü gazetesinde bakın nasıl betimliyor bu süreci: ‘’ Demokratik devrimsi değişim’’. İsmet Akça’nın isabetli tespiti ile liberal-sol, otoriter devlete doğru bir şekilde karşı çıkarken, bahsi geçen tarih okuması nedeniyle söz konusu otoriter devletin aynı zamanda neoliberal kapitalizmin bir sonucu olduğunu göz ardı etti.Zira taşların yerine oturması ile birlikte bu yeni siyasal perspektif artık kendi ideolojik birimlerini de oluşturabilecekti. Böylece, Taraf Gazetesi, gazetecilerde beşlik simit gibi yerini aldı.

Taraf , kurulduğu günden itibaren izlediği habercilik anlayışı ile üzerine düşen görevi şu şekilde yaptı: Hangi konuda olursa olsun bir haberi olgular üzerinden çok niyetler doğrultusunda değerlendirirken, toplumsal taraflaşmanın oluşmasında kilometre taşlarından birisi oldu, neoliberalizmin değirmenine su taşıdı. Örnek olarak eğer sizin sıfatınız ‘’AKP kurmayı’’ veya ‘’YÖK Başkanı’’ ise ne söylerseniz söylemiş olun, sözleriniz bir şekilde makyajlanarak, en kötü ihtimalle de sansürlenerek servis edilir.HES’lere karşı çıkan bir AKPli varsa yarım sayfa ona ayrılır ve AKP’nin emelleri ikinci plana atılır. Başka bir örnek, Taraf yazarı Melih Altınok vakti zamanında köşe yazısında Tekel işçilerine ‘’sizin savaşmanız gereken askerî vesayet, AKP değil’’ gibisinden bir şeyler yazıp-çizmişti, ardından da bir TEKEL işçisi ona mektup yazarak gereken cevabı kendisine vermişti. Bu durumla bağlantılı başka bir somut ve net referansım ise Taraf Gazetesi’nin Yunanistan’daki işçi sınıfının ücretlerinin ve emekli maaşlarının kesilmesini isteyen IMF ve Avrupa Birliği’nin bu isteğine göz kırpan hükümetin sebep olduğu ve sosyalist kitlelerin, sendikaların ateşli bir şekilde destek verdiği grev hareketini ‘Antik Yunan Ulusalcılığı’ başlığı ile servis etmiş olmalarıdır. Yunanistan işçi sınıfının soygunculara, IMF’ye, kapitalizmin tüm kanallarına karşı direnişe geçmesi ezilen işçi sınıfının enternasyonalist duygularına tercüman olan bir durumdur, ulusalcılık ile bağlantı aramak da emekçi düşmanlığıdır, işçi sınıfı birliğini milliyetçilik gibi kavramlarla bölmek için harcanan acınası bir adımdır, kriz faturalarını sermayenin işçi sınıfından ödemeye çalışmasını desteklemektir, grevi organize eden ve katılan sosyalistlere, antikapitalistlere yapılmış bir seviyesizliktir. (Taraf solcularına kısaca hatırlatmak gerekirse, Marksizm ile ulusalcılığın akrabalığı yoktur, Marksistler işçi sınıfını uluslara ayırmaya çalışan unsurlarla her şekilde mücadele ederler.) İşte bunlar gibi örneklerin aslında yayın politikasını temsil etmesi sebebiyle gazetenin genel okur kitlesi yeni politize olmuş ve kendini liberal ve muhafazakâr olarak sınıflandıran kesimlere kaydı ve bunun sonucunda benim için skandal olan bir durumla karşı karşıya kaldı Sevan Nişanyan. Muhalif kimliğini ve mizansenini birleştirerek din ve milliyetçilik hakkında yazdığı yazılarından sonra kıyamet koptu, elbette milliyetçilik hakkında değil, din hakkında yazdıkları yüzünden. Bundan sonraki süreçte yazıları makaslandı, köşe yazısı künyesine ismi yazılmadı ve aylarca gazeteden telif hakkı al(a)madı. Sonunda istenen oldu ve Nişanyan Taraf’tan ayrıldı. Gazetede milliyetçilerin kutsallarına dokunmak serbest iken Müslümanlar’ın kutsalları hakkında eleştirel yorumlarda bulunmak pek uygun değil galiba…Örnekler uzatılabilir, sınıf mücadelesini önemsemeyip sosyalizme akıl vermekten, homofobik haberlere, yazılara kadar…

Sonuç olarak, ben bu yeni sol- liberal bloğun köşe yazılarının, konferanslarının, oraya buraya sataşmalarının, hedef almasının işçi sınıfına ve emekçilere duyulan bir tür kinin, hatta korkunun göstergesi olduğunu düşünüyorum . Zaten, salt verdiğim birkaç örnekten önemli bir sonuca varıyoruz. İtibar sahibi Taraf ‘ ta aslında çoksesliliğin olmadığını, bireyci bir kimliğin olmadığını, kolektif bir kimliğin olduğunu görüyoruz. Yani, dışarıya karşı sözüm ona sol adına bir tür farklılık yaratmaya çalışırken içeride bir bakıyoruz ki farklılıktan eser yok, hemen her konuda köşe yazarları arasında fikir birliği var. Bu noktada, gözlemlememiz gereken en önemli yargı, AKP’ye karşı mücadele ve AKP medyasına karşı mücadelenin birbirine bağımlı olduğudur. Bu yüzden yapılması gereken iki şey var. İlki AKP’nin yarattığı değişim rüzgarlarının sebeplerinin emekçinin, sömürülenlerin, Kürtlerin, Alevilerin hak ettiği konumlara gelmesi için değil, sermayenin daha fazla kâr etmesini sağlamak olduğunu üstüne basa basa belirtmek ve AKP’ye karşı bir alternatif yaratmaktan çok antikapitalist bir siyasal alternatif yaratmaktır. ‘’Amacı veya samimi olup olmadığından çok beni ne yaptığı ilgilendiriyor’’ diyenlere de bence bir elzem olan çelişkileri göstermek, hatırlatmak ve şans dilemek gerekir. İkincisi ise fikirlerini bir çeşit propaganda bakanlığı kurup da insanlara empoze etmek isteyen kapitalist sisteme geçit vermemek, insanları korkutmasına, baskı altında tutmasına, akıl karışıklığı yaratmasına izin vermemek. Çünkü bir Afrika atasözünün buyurduğu gibi, ‘Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.’ Che’ye ‘katil’ diyen Rasim Ozan’a gelince, ‘’ruhumu al da, yüzleş aklınla…’’