Ciddi anlamda yapılması hedefiyle ortaya konan siyasi tahliller hangi düzlemde olursa olsun başlangıç noktası olarak üç sınıfın birbirleriyle var olan ilişkileri göz önüne alınarak yapılmalıdır. Proletarya, küçük burjuvazi ve büyük burjuvazi arası ilişkiler. Ve bu yapılan tahliller sonucu bu üç sınıf arasında azınlıkta olan ama iktisadi açıdan diğer iki sınıfa gövde gösterisi yapan büyük burjuvaziye ne katıyor, kapitalizmi güçlendiriyor mu? Proletarya, ârafta olan küçük burjuvaziyi kendisinin toplumun yeni düzeni sağlamadaki tarihsel rolü olduğu konusunda ikna edebiliyor mu? Proletarya bu sistemi yeni baştan kurmak için devrimci teoride donanımlı mı? Devrimci parti bu esnada yapması gerekenleri yapıyor mu? Ültimatomculuktan uzak mı? Toplumun geniş bir kesimini kendi saflarına dahil etmede ne tarz politikalar izliyor? Bu tür soruların yanıtları barıştan, demokrasiden, özgürlükten yana olan, başka bir dünya mümkün diyen ve yeni bir kitlesel sola ihtiyaç duyan insanların göz önünde bulundurması gereken olgulardır.
Türkiye’de ise yapılan tartışmalar heyhat, böyle değil işte. Yıllardır şaşkınlıkla izliyorum. Öyle ilginç bir ülkede yaşıyoruz ki, çok fazla bölünmüşlüğün kanıtını onlarca farklı kortej ile gözlemlemeyi geçtim, kitlesel bir solun varlığının gerekliğini en çok 1 Mayıs’ta anlamayı da geçtim, gün işçilerin günüdür, tüm dünya işçilerinin günüdür, partisinin adı ‘İşçi’ olan bir grup insanı 1 Mayıs kortejinde emperyalist savaşlar sonucunda sınırları çizilmiş bir ülkeyi ‘temsil’ eden bayraklar sallarken görüyoruz. Resmî ideolojinin de etkisiyle, uzay gemilerinden görünen, ‘kahraman ırkımızı’ yücelten sözleri dağa taşa yazıyoruz. Yazılar rüzgarla, yağmurla ve çamurla siliniyor. Kireçle tekrar yazıyoruz. Hatta bu tarza sahip etnik köken yüceltici videoları paylaşıp gururlanıyoruz ve görevimizi yerine getiriyoruz. Açıkçası ben bir paylaşım sitesinden UNİCEF’e üye olunca Darfur’a ağaç diktiğimi zannetmiyorum. Bir Türkiyeli yazar dünyanın en önemli edebiyat ödülünü alıyor olsun, biz onu daha önceden beyan ettiği muhalif beyanatları için ona yapılmış olan ölüm tehditlerini caiz sayıyoruz, yetmesin hatta, 301’den yargılıyoruz. Muhalefetlerin ana eksenindeki gündem maddeleri kapitalizmin yok edilmesinden çok resmî ideoloji, milliyetçilik, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ iyidir, güzeldir . Bu ekseni aşmadan ise gündeme başka bir dünya özlemi çeken bizlerin gündemine neo-liberalizm gelse bile, bunun geçmişte yarattığı, şu an yarattığı, gelecekte yaratacağı yıkımların, krizlerin faturasının işçi sınıfına ödetilmesinin yarattığı buhranın ne denli bir felaket olduğu geniş kitlelere ulaşmıyor. Açıkçası milliyetçilik bu minvalde bir virüs kıvamında insanın beynine yerleşiyor. Bunun sonucunda, Türkiye’de siyasi platformlarda yapılan tartışmalarda ana eksen ne neo-liberalizm, ne de kapitalizm oluyor ve böylece şimdiye kadar AKP’nin neo-liberal politikalarına karşı olmamış kesimler savaş yanlısı, muhalefetini laiklik, ulusalcılık üzerinden yapan ve bayrak sallamaktan başka hiçbir şey yapmayan MHP, CHP gibi partilerden medet umar hale geliyor. Bu ise bir takım ilginç insanlara rant sağlıyor, meydanda özgürce koşmasına yarıyor. Savundukları kokuşmuş sisteme antikapitalist bir düzlemden muhalefet etmekten çok ‘’yabancı sermaye gitsin, yerli sermaye gelsin’’ fikriyatının varlığı sebebiyle, bu insanların yüzünü kızartmak da mümkün olmuyor, gittikçe daha da çirkinleşiyorlar.
Küresel düşünebilen ve hiyerarşi kavramı olmadan örgütlenen bir kitlesel solun varlığına maalesef sahip olmamamızın en acı sonuçlarını ise televizyonlarda görebiliyoruz. Açıkçası ben uzun yıllar televizyon izlemiyorum, ama Türkiye’de televizyon izlenme oranına istatistiksel olarak bakıldığında azınlıkta bulunduğumun da farkındayım (Burada da azınlık olmak bana tebessüm ettirmedi değil). Söylentileri teyit etmek için televizyon kanallarına bir göz gezdirdiğimde, bir gecede var olan tüm tartışma programlarında görebileceğiniz yegane insanlar Nazlı Ilıcak, Emre Aköz, Rasim Ozan Kütahyalı, Taha Akyol, Engin Ardıç, Mümtazer Türköne olabiliyor. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu insanlar sözcük sözcük pislik saçıyorlar, kokuşmuş düşüncelerini kalemlerine döküyorlar ve hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde bu insanların öfke kustuğu ise Türkiye’nin sol birikimi ve enternasyonalist sol oluyor. Benim de üyesi olduğum Genç-Sen’in üyelerine uygulanan polis terörünü, doğmamış bebeğin katillerini sahiplenecek kıvama gelip ‘şiddet biraz fazlaydı ama…’ ile başlayan cümleleriyle normalleştirme çabalarını, kantarın topuzunu kaçırmalarını utanç verici bir biçimde okuyorum. Ve bu insanlara karşı muhalefetin antikapitalist düzlemden çok, antiliberalizm üzerinden çok ulusalcılık üzerinden yürütülmesine kahroluyorum. Çünkü bu durum onları memnun ediyor, çünkü var oldukları binanın temellerini sarsmıyor. Emre Aköz ODTÜ’deki öğrencilerle dalga geçiyor, bir yandan da paralı eğitimi savunarak. Bir de SABAH gazetesindeki köşesinde aklınca bir hesap yapmış, ‘’Ödeme süreci, öğrencinin (diyelim ki) borcunun 10'da biri kadar ücret almasıyla başlayacak. Yani 50 bin lira borcu olan, 5 bin lira kazanmaya başladıktan sonra ödeme yapacak.’’ şeklinde. Emre Aköz’den de bir ricam olacak, üniversiteden mezun olan herkesin yıllar sonra bir ara 5.000 YTL’ye yakın bir maaşı olacağını bana garanti etsin ilk önce. Açıkçası, bence Emre Aköz’ün bu tür yüzeysel gevezelik örneklerini ve Devlet Bahçeli’yi kıskandıracak matematik hesaplarını bir kenara bırakamayız. Çünkü bu tür örneklerle sosyalizmi tasfiye işlemleri ‘normalleştirme’ adı altında servis ediliyor ve bu insanlar kapitalist ahtapotun sekiz kolunun en kötü ihtimalle bir ikisinin toplumda kabûl görmesi için adeta bir programdan diğerine atlıyorlar. AKP’nin neo-liberal propaganda bakanlığına ve neo-liberal prenslerine/prenseslerine herhalde net bir şekilde Yıldırım Türker’den ve Groucho Marx ‘dan daha iyi yanıt veremeyiz. ‘Aklınızı başınıza alın.’ Teşekkürler Yıldırım Türker.’ Televizyon bence çok eğitici bir buluş; ne zaman biri televizyon açsa yan odaya geçip kitap okurum.’ Teşekkürler Groucho Marx. Evet, gidip kitap okuyalım ama sadece kitaplardan öğüt almakla kalmayalım. Deli olalım. Karşı olalım. Bu düzenbaz sistemde her şeye karşı olalım.
19 Aralık 2010 Pazar
13 Aralık 2010 Pazartesi
Nefret Suçları Öldürüyor!
Bayram tatilini fırsat bilip de memleketim İzmir’e gittiğimde Kristal Gece zihniyetinin maalesef hâlâ devam ettiğine, ve bunun önüne geçmek için hiçbir somut önlemin alınmadığına bir kez daha şahit oldum. Bir transseksüel daha katledilmişti. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bir basın açıklaması ve sloganlarla bu durumu protesto ettikten sonra aslında ‘bu durum’ denilen olgunun kamuoyu tarafından pek bilinmediğini gözlemlemek de zor olmadı açıkçası. Peki ‘bu durum’ neydi?
10 Kasım 1938’de, Nazilerin askerî örgütlenmesi, Yahudilere ait evleri, dükkânları yakıp yıkarlar. Yahudilerin barındığı yerlere Yahudi yıldızı çizerler. Bu güne, sokakları kaplayan camların yaydığı ışıltı sebebiyle Kristal Gecesi adı verilir. Kristal Gecesi’ni izleyen süreçte de, Yahudiler önce gettolara toplanır, sonra da ölümüne çalıştırılmak ve yok edilmek üzere toplama kamplarına, gaz odalarına yollanır. Sonuç milyonlarca ölüdür. Bu süreçte sadece Yahudiler değil, Çingeneler, komünistler, muhalifler, entelektüeller, sakatlar, Rus savaş esirlerine de sistematik bir kıyım tabii tutulur. Malumunuz, Türkiye’nin Kristal gecesi ise 6-7 Eylül olayları olarak tanımlanabilir. Gayrimüslimlere yönelik saldırılar düzenlenmiş, onlara ait iş yerleri, ibadethaneleri,evleri yakılmıştır. Dikkat ederseniz aslında bu örnekler işlenen diğer tüm suçlardan farklıdır. Şöyle dersek; bir insan geçmişinde yaşadığı birtakım olaylardan ötürü başka bir insan tarafından saldırıya uğrarsa, bu toplumun genelini açıkçası çok da fazla ilgilendirmez. Ama verilen örneklerdeki suçların içeriğinde suçlu, hedefindeki insanın belirli bir gruba dahil olması sebebiyle bu suçu işlemiştir. Bu grubun bileşenlerini ise etnik köken, renk, din, cinsiyet, her türlü fiziksel ve zihinsel engelilik gibi olgular oluşturur. Bu yüzden nefret suçu olarak adlandırılan bu suçlar, toplumun en az bir kesiminde mutlak bir yankı yaratır. Fail, karşısındaki insanı sırf bir gruba üye olduğu için veya öyle algıladığı için saldırıda bulunur. Buradan ise nefret suçlarının katalizörünün önyargı olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde…
Nefret suçlarını salt bir yasayla yok edemezsiniz. Aynı içkilere zam yapılmasının içki tüketimini azaltmasından çok, kaçak içki tüketimini arttırması gibi.Nefret suçlarını oluşturan temel etmen nefret söylemidir, bunu engellemek gerekemektedir. Nefret söylemini toplumun tüm kılcal damarlarına yayan aygıtların ise medya olduğunu düşünüyorum. Toplumda egemen sınıf tarafından icat edilen Ermeniler için ‘PKK’li, kalleş, hain’’ gibi kavramları zaten halihazırda Ermeni kökenli insanlara karşı bir kesime önyargı sağlamışken, Hrant Ahparig için Sabiha Gökçen’in Ermeni kökene sahip olma iddiasını taşıyan haberinin ardından başlayan toplumsal linç kampanyasına medyadan Emin Çölaşan, Deniz Som, Hasan Pulur, Melih Âşık gibi yazarlar dahil olmuşlar, Yeniçağ Gazetesi manşetini ‘’Ermeniye Bak!’’ olarak hazırlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Bu linç kampanyasına ana akım medyanın şu an çoğu Ergenekon tutuklusu olan insanlar tarafından düzenlenen Agos Gazetesi önündeki ‘Bundan sonra Hrant hedefimizdir’ gösterisinden iki satır bile bahsetmemiş olmasını da ekleyelim. Eh, TSK’de bir basın açıklaması yayınlayınca (Sabiha Gökçen hakkında) ve Hrant Ahparig valilik tarafından tehdit edilince de, bilinen bir suikast hazırlığı karşısında da bir şey yapılmayınca da, olan oldu. Hatta, cinayet sonrasında da nefret söylemi devam etti. TürkSolu adındaki dergi Hrant için ‘Türkiye bir düşmanını kaybetti’ diyecek kadar vicdan sahibiydi. Bu örnekten yola çıkarak, nefret suçlarının hazırlayıcısı olan nefret söylemini engellemek için yapılması gereken, medyada var olan yetkililerin ve gazetecilerin yayımladıkları her türlü materyal içinde nefret söylemine, ırkçılığa, ayrımcılığa izin vermemeli, bunun için de yetkililerin ve gazetecilerin ayrımcılık konusunda meslekiçi eğitimden geçirilmelidir.
Nefret söylemi ve nefret suçlarının engellenmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesinden başlar. Ancak bu da çaba gerektirdiğinden, sadece bu konuya kendisini adamış kişilerin değil, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, ve siyasal partilerin de üzerine düşen görevleri vardır. 301.maddeyi kaldırmak için, LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı yok etmek için hepimize düşen görevler var. Yoksa aslında vaziyet burjuvazi medyasının klişe borozanı ‘Hepimiz kardeşiz’ değil. Kardeşiz ama, eşit koşullarda kardeşiz…
10 Kasım 1938’de, Nazilerin askerî örgütlenmesi, Yahudilere ait evleri, dükkânları yakıp yıkarlar. Yahudilerin barındığı yerlere Yahudi yıldızı çizerler. Bu güne, sokakları kaplayan camların yaydığı ışıltı sebebiyle Kristal Gecesi adı verilir. Kristal Gecesi’ni izleyen süreçte de, Yahudiler önce gettolara toplanır, sonra da ölümüne çalıştırılmak ve yok edilmek üzere toplama kamplarına, gaz odalarına yollanır. Sonuç milyonlarca ölüdür. Bu süreçte sadece Yahudiler değil, Çingeneler, komünistler, muhalifler, entelektüeller, sakatlar, Rus savaş esirlerine de sistematik bir kıyım tabii tutulur. Malumunuz, Türkiye’nin Kristal gecesi ise 6-7 Eylül olayları olarak tanımlanabilir. Gayrimüslimlere yönelik saldırılar düzenlenmiş, onlara ait iş yerleri, ibadethaneleri,evleri yakılmıştır. Dikkat ederseniz aslında bu örnekler işlenen diğer tüm suçlardan farklıdır. Şöyle dersek; bir insan geçmişinde yaşadığı birtakım olaylardan ötürü başka bir insan tarafından saldırıya uğrarsa, bu toplumun genelini açıkçası çok da fazla ilgilendirmez. Ama verilen örneklerdeki suçların içeriğinde suçlu, hedefindeki insanın belirli bir gruba dahil olması sebebiyle bu suçu işlemiştir. Bu grubun bileşenlerini ise etnik köken, renk, din, cinsiyet, her türlü fiziksel ve zihinsel engelilik gibi olgular oluşturur. Bu yüzden nefret suçu olarak adlandırılan bu suçlar, toplumun en az bir kesiminde mutlak bir yankı yaratır. Fail, karşısındaki insanı sırf bir gruba üye olduğu için veya öyle algıladığı için saldırıda bulunur. Buradan ise nefret suçlarının katalizörünün önyargı olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde…
Nefret suçlarını salt bir yasayla yok edemezsiniz. Aynı içkilere zam yapılmasının içki tüketimini azaltmasından çok, kaçak içki tüketimini arttırması gibi.Nefret suçlarını oluşturan temel etmen nefret söylemidir, bunu engellemek gerekemektedir. Nefret söylemini toplumun tüm kılcal damarlarına yayan aygıtların ise medya olduğunu düşünüyorum. Toplumda egemen sınıf tarafından icat edilen Ermeniler için ‘PKK’li, kalleş, hain’’ gibi kavramları zaten halihazırda Ermeni kökenli insanlara karşı bir kesime önyargı sağlamışken, Hrant Ahparig için Sabiha Gökçen’in Ermeni kökene sahip olma iddiasını taşıyan haberinin ardından başlayan toplumsal linç kampanyasına medyadan Emin Çölaşan, Deniz Som, Hasan Pulur, Melih Âşık gibi yazarlar dahil olmuşlar, Yeniçağ Gazetesi manşetini ‘’Ermeniye Bak!’’ olarak hazırlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Bu linç kampanyasına ana akım medyanın şu an çoğu Ergenekon tutuklusu olan insanlar tarafından düzenlenen Agos Gazetesi önündeki ‘Bundan sonra Hrant hedefimizdir’ gösterisinden iki satır bile bahsetmemiş olmasını da ekleyelim. Eh, TSK’de bir basın açıklaması yayınlayınca (Sabiha Gökçen hakkında) ve Hrant Ahparig valilik tarafından tehdit edilince de, bilinen bir suikast hazırlığı karşısında da bir şey yapılmayınca da, olan oldu. Hatta, cinayet sonrasında da nefret söylemi devam etti. TürkSolu adındaki dergi Hrant için ‘Türkiye bir düşmanını kaybetti’ diyecek kadar vicdan sahibiydi. Bu örnekten yola çıkarak, nefret suçlarının hazırlayıcısı olan nefret söylemini engellemek için yapılması gereken, medyada var olan yetkililerin ve gazetecilerin yayımladıkları her türlü materyal içinde nefret söylemine, ırkçılığa, ayrımcılığa izin vermemeli, bunun için de yetkililerin ve gazetecilerin ayrımcılık konusunda meslekiçi eğitimden geçirilmelidir.
Nefret söylemi ve nefret suçlarının engellenmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesinden başlar. Ancak bu da çaba gerektirdiğinden, sadece bu konuya kendisini adamış kişilerin değil, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, ve siyasal partilerin de üzerine düşen görevleri vardır. 301.maddeyi kaldırmak için, LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı yok etmek için hepimize düşen görevler var. Yoksa aslında vaziyet burjuvazi medyasının klişe borozanı ‘Hepimiz kardeşiz’ değil. Kardeşiz ama, eşit koşullarda kardeşiz…
Taraf: Şaşkın Pusula.
En nihayet pek çok tarihçinin hatırlattığı gibi, ‘Tüm tarih, karnaval kıyafeti giymiş çağdaş tarihtir.’ Ve tarih bize cömert bir şekilde gösteriyor ki egemen sınıflar her zaman sadece devlet zoruyla, silahlı güçleriyle egemenlik kurmuyor. Fikirlerin gücüyle de egemenlik kuruyor. AKP hükümeti de, işbaşına geldiği günden beri el attığı kavramlarda olsun, ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ deyip de uzaktan seyrettiği olgular olsun (!), her konuda bir akıl karışıklığı yaratıp sistemi kendi istediği konuma getirmeye çalışıyor.
‘Açılım’ adı verilerek başlatılan bu stratejiler toplumsal muhalefeti safdil olarak belleyip bir şekilde saf dışı etmeye çalışırken, yılan olarak gördüğü solu da kendi kışlasına teslim ettirip ‘’Artık soldan değil, sağ baştan say’’ direktifleriyle kendi hizasına getirmeye çalışmakta , bunun meyvelerini de alıyor gibiler. Bu meyvelerin satıldığı en büyük manav olan Taraf Gazetesi’nin köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı bir yandan ‘Che ölüm makinesiydi’ bir yandan da ‘Başbakan Erdoğan’ın rahmeti de gazabı da çok samimi, çok seviyorum ben Başbakan’ı‘ diyedursun, aynı sayfada Kütahyalı ile bağdaş kuran ve Marksistlikten hiç taviz vermeyen, ara sıra Tekel işçilerine‘’akıl hocalığı’’ yapmaktan kaçınmayan Melih Altınok, Hrant Dink’i Nazi’ye benzeten o skandal savunmadan AKP’nin sorumlu tutulamayacağından bahsededursun, ‘’solculuğa nasıl bir kılıf uydursam da aradan yırtsam’’ diye köşelerinde sosyalizme laf atmaktan başka hiçbir temsilciliklerini göremediğimiz bu insanların barındığı gazetenin, hem kapkara hem de yemyeşil gazetesi Taraf ile uğraşmanın zamanıdır artık…
Uğraşmadan önce olayın bir yönüne değinmem elzem. Alışkanlık kaderim olsa gerek. Genç yaşıma kadar müdahil olduğum her türlü politik tartışma zemininde olsun, gözlemlediğim siyasal gündem olsun insanlık yaftalamaktan pek kurtulabilmiş değil. Uzun süredir var olan bir olgu olduğu için, en son 27 Nisan e-muhtırasında da Genelkurmay’ın bizi kırmayıp anımsattığı, Atatürk milliyetçiliği dışı ideolojiye mensup insanlar için ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır onlar’ demek popülerdi (ki hâlâ öyle), bir zaman da gördük ki, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganını atanlar hiç asker cenazesine gitmemiş (Onur Öymen gibilerinin ağzına en çok yakışan lolipop asker cenazesi hesabıdır zaten), farklı bir düzlemden ‘hain’ler kategorisine dahil olmuşlardı. Şimdi de, özellikle 12 Eylül 2010 referandumu sayesinde, sosyalist hareket açısından ‘sol liberalizm’ tartışmasını alevlendi, kim bilir ne zaman bir daha küllerinden doğacak. İşte bu düzlemde, gündemde, ‘sol liberal’ olarak adlandırılan şahıslara karşı o kadar çok eleştiri ve hatta polemik yaratma amaçlı aşağılama mevcut ki, bununla tezat olarak bizi bekleyen sorun bu tür eleştiri sahipleri ‘sol liberalizmi’ politik olarak adlandırma ve açıklama gücüne giriştiklerini gözlemlemiş olmamızın güçlüğüdür. ‘Sol liberalizm’ eleştirisinin sosyalist hareket dahilinde sağlıklı bir eleştirisi yapılamadığıdır. Yazının başında belirttiğim ve Türkiyelilerin bir türlü kurtulamadığı hastalık burada tekrar filizlendi: Yafta. Eleştiriler ‘döneklik’, ‘AKP hayranlığı’, ‘satılmışlık’ ekseninde kaldığını söylememiz zor olmasa gerek. Aslında sol liberalizm, ‘döneklik’ gibi bir kavramdan sosyalist geleneğin teorik ve pratik olarak ‘sol liberal’ olarak adlandırılan insanlar tarafından bir tür ‘’ sosyalizme geçiş taleplerini sağlama’’ veya‘’güncelleştirme’’ çalışması olarak betimlemek yanlış olmasa gerek. Çünkü ben sol liberalizmi Doğu Perinçek ile kıyaslanmaya değer olarak görüyorum. Kemalizme olumlu yaklaşan kimi ‘sosyalistler’, Kemalizmin hem teorik hem de pratik olarak yarattığı reformları, sosyalist devrime doğru giden yolun ilk aşaması olarak görürler. Onlara göre Kemalizm, sosyalizmin önünü açmıştır. Dikkat ederseniz bu iki akım da ezilenlerin ve emekçilerin mücadelesini ikinci plana atıp, egemenler arası yarışta rol alırlar, bir tarafa taraf olurlar, reformların amaca ulaşmada bir basamak olduğunu anımsatırlar. Bu, önemli bir tartışma konusudur ve salt yafta ile bir şeyler ‘kanıtlamaya’ çalışmak inşa edilmesi gereken bir politik hat değildir. Toparlayalım. Bu yazının ‘sol liberal’ adı verilen politik akım hakkında detaylı bir çalışma olmaktan çok, ‘sol liberalizmin’ en önemli propaganda kanalı üzerinedir.
Eğer göz önüne sosyalizmi, liberalizmi ve muhafazakârlığı getirirsem aklıma nedense maddenin sırasıyla katı-sıvı-gaz halleri geliyor. Merkezinde liberalizmin bulunduğu bu üçlü sıralama geçmiş zamanlarda değişik biçimlerde sağ ve sol yanındaki ideolojilerle bir tür ‘birliktelik’ yaşamıştır. Örneğin, liberal-muhafazakâr ittifakının sonucunda bir tür muhafazakâr-liberalizm, liberal sosyalist ittifakın sonucunda ise bir tür sosyalist-liberalizm ortaya çıkmıştır. Bence bu iki tür ittifakın Türkiye’deki temsilcilerinin ortak paydasının ise statüko-halk ilişkisinin sınıf mücadelesi kavramının önüne geçmiş olmalıdır. Buradan liberal-sol akımın sınıf mücadelesini hiç önemsemediği anlamı çıkmamalıdır, aksine statüko-halk ilişkisi normalize edilmeden diğerine sıranın gelemeyeceğini düşünüyor olmalarıdır. Bu görüş AKP iktidara geldiğinden itibaren bu unsurların kalite-kontrolünden geçmiş sanırım. Bu unsurlara göre, AKP’nin gelmesi ile birlikte yıllar boyunca Kemalist statüko tarafından bastırılmış ideolojik yelpazenin farklı yerlerinde bulunanlar AKP liderliğinde Türkiye’yi demokratikleştirecek , bu bir tür ‘burjuvazi içinde demokratik devrim’ olarak algılanabilinecek, ‘demokrasinin önü’ açılabilecek. AKP’nin hükümet olması ile artık bir ‘değişim’ süreci başlamış olacak. Bu yüzden ‘’Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy vermek’’, yaptıkları yetersiz olsa da evet demek gerekiyor. Örneğin Taraf yazarı Nabi Yağcı 12 Eylül günü gazetesinde bakın nasıl betimliyor bu süreci: ‘’ Demokratik devrimsi değişim’’. İsmet Akça’nın isabetli tespiti ile liberal-sol, otoriter devlete doğru bir şekilde karşı çıkarken, bahsi geçen tarih okuması nedeniyle söz konusu otoriter devletin aynı zamanda neoliberal kapitalizmin bir sonucu olduğunu göz ardı etti.Zira taşların yerine oturması ile birlikte bu yeni siyasal perspektif artık kendi ideolojik birimlerini de oluşturabilecekti. Böylece, Taraf Gazetesi, gazetecilerde beşlik simit gibi yerini aldı.
Taraf , kurulduğu günden itibaren izlediği habercilik anlayışı ile üzerine düşen görevi şu şekilde yaptı: Hangi konuda olursa olsun bir haberi olgular üzerinden çok niyetler doğrultusunda değerlendirirken, toplumsal taraflaşmanın oluşmasında kilometre taşlarından birisi oldu, neoliberalizmin değirmenine su taşıdı. Örnek olarak eğer sizin sıfatınız ‘’AKP kurmayı’’ veya ‘’YÖK Başkanı’’ ise ne söylerseniz söylemiş olun, sözleriniz bir şekilde makyajlanarak, en kötü ihtimalle de sansürlenerek servis edilir.HES’lere karşı çıkan bir AKPli varsa yarım sayfa ona ayrılır ve AKP’nin emelleri ikinci plana atılır. Başka bir örnek, Taraf yazarı Melih Altınok vakti zamanında köşe yazısında Tekel işçilerine ‘’sizin savaşmanız gereken askerî vesayet, AKP değil’’ gibisinden bir şeyler yazıp-çizmişti, ardından da bir TEKEL işçisi ona mektup yazarak gereken cevabı kendisine vermişti. Bu durumla bağlantılı başka bir somut ve net referansım ise Taraf Gazetesi’nin Yunanistan’daki işçi sınıfının ücretlerinin ve emekli maaşlarının kesilmesini isteyen IMF ve Avrupa Birliği’nin bu isteğine göz kırpan hükümetin sebep olduğu ve sosyalist kitlelerin, sendikaların ateşli bir şekilde destek verdiği grev hareketini ‘Antik Yunan Ulusalcılığı’ başlığı ile servis etmiş olmalarıdır. Yunanistan işçi sınıfının soygunculara, IMF’ye, kapitalizmin tüm kanallarına karşı direnişe geçmesi ezilen işçi sınıfının enternasyonalist duygularına tercüman olan bir durumdur, ulusalcılık ile bağlantı aramak da emekçi düşmanlığıdır, işçi sınıfı birliğini milliyetçilik gibi kavramlarla bölmek için harcanan acınası bir adımdır, kriz faturalarını sermayenin işçi sınıfından ödemeye çalışmasını desteklemektir, grevi organize eden ve katılan sosyalistlere, antikapitalistlere yapılmış bir seviyesizliktir. (Taraf solcularına kısaca hatırlatmak gerekirse, Marksizm ile ulusalcılığın akrabalığı yoktur, Marksistler işçi sınıfını uluslara ayırmaya çalışan unsurlarla her şekilde mücadele ederler.) İşte bunlar gibi örneklerin aslında yayın politikasını temsil etmesi sebebiyle gazetenin genel okur kitlesi yeni politize olmuş ve kendini liberal ve muhafazakâr olarak sınıflandıran kesimlere kaydı ve bunun sonucunda benim için skandal olan bir durumla karşı karşıya kaldı Sevan Nişanyan. Muhalif kimliğini ve mizansenini birleştirerek din ve milliyetçilik hakkında yazdığı yazılarından sonra kıyamet koptu, elbette milliyetçilik hakkında değil, din hakkında yazdıkları yüzünden. Bundan sonraki süreçte yazıları makaslandı, köşe yazısı künyesine ismi yazılmadı ve aylarca gazeteden telif hakkı al(a)madı. Sonunda istenen oldu ve Nişanyan Taraf’tan ayrıldı. Gazetede milliyetçilerin kutsallarına dokunmak serbest iken Müslümanlar’ın kutsalları hakkında eleştirel yorumlarda bulunmak pek uygun değil galiba…Örnekler uzatılabilir, sınıf mücadelesini önemsemeyip sosyalizme akıl vermekten, homofobik haberlere, yazılara kadar…
Sonuç olarak, ben bu yeni sol- liberal bloğun köşe yazılarının, konferanslarının, oraya buraya sataşmalarının, hedef almasının işçi sınıfına ve emekçilere duyulan bir tür kinin, hatta korkunun göstergesi olduğunu düşünüyorum . Zaten, salt verdiğim birkaç örnekten önemli bir sonuca varıyoruz. İtibar sahibi Taraf ‘ ta aslında çoksesliliğin olmadığını, bireyci bir kimliğin olmadığını, kolektif bir kimliğin olduğunu görüyoruz. Yani, dışarıya karşı sözüm ona sol adına bir tür farklılık yaratmaya çalışırken içeride bir bakıyoruz ki farklılıktan eser yok, hemen her konuda köşe yazarları arasında fikir birliği var. Bu noktada, gözlemlememiz gereken en önemli yargı, AKP’ye karşı mücadele ve AKP medyasına karşı mücadelenin birbirine bağımlı olduğudur. Bu yüzden yapılması gereken iki şey var. İlki AKP’nin yarattığı değişim rüzgarlarının sebeplerinin emekçinin, sömürülenlerin, Kürtlerin, Alevilerin hak ettiği konumlara gelmesi için değil, sermayenin daha fazla kâr etmesini sağlamak olduğunu üstüne basa basa belirtmek ve AKP’ye karşı bir alternatif yaratmaktan çok antikapitalist bir siyasal alternatif yaratmaktır. ‘’Amacı veya samimi olup olmadığından çok beni ne yaptığı ilgilendiriyor’’ diyenlere de bence bir elzem olan çelişkileri göstermek, hatırlatmak ve şans dilemek gerekir. İkincisi ise fikirlerini bir çeşit propaganda bakanlığı kurup da insanlara empoze etmek isteyen kapitalist sisteme geçit vermemek, insanları korkutmasına, baskı altında tutmasına, akıl karışıklığı yaratmasına izin vermemek. Çünkü bir Afrika atasözünün buyurduğu gibi, ‘Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.’ Che’ye ‘katil’ diyen Rasim Ozan’a gelince, ‘’ruhumu al da, yüzleş aklınla…’’
‘Açılım’ adı verilerek başlatılan bu stratejiler toplumsal muhalefeti safdil olarak belleyip bir şekilde saf dışı etmeye çalışırken, yılan olarak gördüğü solu da kendi kışlasına teslim ettirip ‘’Artık soldan değil, sağ baştan say’’ direktifleriyle kendi hizasına getirmeye çalışmakta , bunun meyvelerini de alıyor gibiler. Bu meyvelerin satıldığı en büyük manav olan Taraf Gazetesi’nin köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı bir yandan ‘Che ölüm makinesiydi’ bir yandan da ‘Başbakan Erdoğan’ın rahmeti de gazabı da çok samimi, çok seviyorum ben Başbakan’ı‘ diyedursun, aynı sayfada Kütahyalı ile bağdaş kuran ve Marksistlikten hiç taviz vermeyen, ara sıra Tekel işçilerine‘’akıl hocalığı’’ yapmaktan kaçınmayan Melih Altınok, Hrant Dink’i Nazi’ye benzeten o skandal savunmadan AKP’nin sorumlu tutulamayacağından bahsededursun, ‘’solculuğa nasıl bir kılıf uydursam da aradan yırtsam’’ diye köşelerinde sosyalizme laf atmaktan başka hiçbir temsilciliklerini göremediğimiz bu insanların barındığı gazetenin, hem kapkara hem de yemyeşil gazetesi Taraf ile uğraşmanın zamanıdır artık…
Uğraşmadan önce olayın bir yönüne değinmem elzem. Alışkanlık kaderim olsa gerek. Genç yaşıma kadar müdahil olduğum her türlü politik tartışma zemininde olsun, gözlemlediğim siyasal gündem olsun insanlık yaftalamaktan pek kurtulabilmiş değil. Uzun süredir var olan bir olgu olduğu için, en son 27 Nisan e-muhtırasında da Genelkurmay’ın bizi kırmayıp anımsattığı, Atatürk milliyetçiliği dışı ideolojiye mensup insanlar için ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır onlar’ demek popülerdi (ki hâlâ öyle), bir zaman da gördük ki, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganını atanlar hiç asker cenazesine gitmemiş (Onur Öymen gibilerinin ağzına en çok yakışan lolipop asker cenazesi hesabıdır zaten), farklı bir düzlemden ‘hain’ler kategorisine dahil olmuşlardı. Şimdi de, özellikle 12 Eylül 2010 referandumu sayesinde, sosyalist hareket açısından ‘sol liberalizm’ tartışmasını alevlendi, kim bilir ne zaman bir daha küllerinden doğacak. İşte bu düzlemde, gündemde, ‘sol liberal’ olarak adlandırılan şahıslara karşı o kadar çok eleştiri ve hatta polemik yaratma amaçlı aşağılama mevcut ki, bununla tezat olarak bizi bekleyen sorun bu tür eleştiri sahipleri ‘sol liberalizmi’ politik olarak adlandırma ve açıklama gücüne giriştiklerini gözlemlemiş olmamızın güçlüğüdür. ‘Sol liberalizm’ eleştirisinin sosyalist hareket dahilinde sağlıklı bir eleştirisi yapılamadığıdır. Yazının başında belirttiğim ve Türkiyelilerin bir türlü kurtulamadığı hastalık burada tekrar filizlendi: Yafta. Eleştiriler ‘döneklik’, ‘AKP hayranlığı’, ‘satılmışlık’ ekseninde kaldığını söylememiz zor olmasa gerek. Aslında sol liberalizm, ‘döneklik’ gibi bir kavramdan sosyalist geleneğin teorik ve pratik olarak ‘sol liberal’ olarak adlandırılan insanlar tarafından bir tür ‘’ sosyalizme geçiş taleplerini sağlama’’ veya‘’güncelleştirme’’ çalışması olarak betimlemek yanlış olmasa gerek. Çünkü ben sol liberalizmi Doğu Perinçek ile kıyaslanmaya değer olarak görüyorum. Kemalizme olumlu yaklaşan kimi ‘sosyalistler’, Kemalizmin hem teorik hem de pratik olarak yarattığı reformları, sosyalist devrime doğru giden yolun ilk aşaması olarak görürler. Onlara göre Kemalizm, sosyalizmin önünü açmıştır. Dikkat ederseniz bu iki akım da ezilenlerin ve emekçilerin mücadelesini ikinci plana atıp, egemenler arası yarışta rol alırlar, bir tarafa taraf olurlar, reformların amaca ulaşmada bir basamak olduğunu anımsatırlar. Bu, önemli bir tartışma konusudur ve salt yafta ile bir şeyler ‘kanıtlamaya’ çalışmak inşa edilmesi gereken bir politik hat değildir. Toparlayalım. Bu yazının ‘sol liberal’ adı verilen politik akım hakkında detaylı bir çalışma olmaktan çok, ‘sol liberalizmin’ en önemli propaganda kanalı üzerinedir.
Eğer göz önüne sosyalizmi, liberalizmi ve muhafazakârlığı getirirsem aklıma nedense maddenin sırasıyla katı-sıvı-gaz halleri geliyor. Merkezinde liberalizmin bulunduğu bu üçlü sıralama geçmiş zamanlarda değişik biçimlerde sağ ve sol yanındaki ideolojilerle bir tür ‘birliktelik’ yaşamıştır. Örneğin, liberal-muhafazakâr ittifakının sonucunda bir tür muhafazakâr-liberalizm, liberal sosyalist ittifakın sonucunda ise bir tür sosyalist-liberalizm ortaya çıkmıştır. Bence bu iki tür ittifakın Türkiye’deki temsilcilerinin ortak paydasının ise statüko-halk ilişkisinin sınıf mücadelesi kavramının önüne geçmiş olmalıdır. Buradan liberal-sol akımın sınıf mücadelesini hiç önemsemediği anlamı çıkmamalıdır, aksine statüko-halk ilişkisi normalize edilmeden diğerine sıranın gelemeyeceğini düşünüyor olmalarıdır. Bu görüş AKP iktidara geldiğinden itibaren bu unsurların kalite-kontrolünden geçmiş sanırım. Bu unsurlara göre, AKP’nin gelmesi ile birlikte yıllar boyunca Kemalist statüko tarafından bastırılmış ideolojik yelpazenin farklı yerlerinde bulunanlar AKP liderliğinde Türkiye’yi demokratikleştirecek , bu bir tür ‘burjuvazi içinde demokratik devrim’ olarak algılanabilinecek, ‘demokrasinin önü’ açılabilecek. AKP’nin hükümet olması ile artık bir ‘değişim’ süreci başlamış olacak. Bu yüzden ‘’Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy vermek’’, yaptıkları yetersiz olsa da evet demek gerekiyor. Örneğin Taraf yazarı Nabi Yağcı 12 Eylül günü gazetesinde bakın nasıl betimliyor bu süreci: ‘’ Demokratik devrimsi değişim’’. İsmet Akça’nın isabetli tespiti ile liberal-sol, otoriter devlete doğru bir şekilde karşı çıkarken, bahsi geçen tarih okuması nedeniyle söz konusu otoriter devletin aynı zamanda neoliberal kapitalizmin bir sonucu olduğunu göz ardı etti.Zira taşların yerine oturması ile birlikte bu yeni siyasal perspektif artık kendi ideolojik birimlerini de oluşturabilecekti. Böylece, Taraf Gazetesi, gazetecilerde beşlik simit gibi yerini aldı.
Taraf , kurulduğu günden itibaren izlediği habercilik anlayışı ile üzerine düşen görevi şu şekilde yaptı: Hangi konuda olursa olsun bir haberi olgular üzerinden çok niyetler doğrultusunda değerlendirirken, toplumsal taraflaşmanın oluşmasında kilometre taşlarından birisi oldu, neoliberalizmin değirmenine su taşıdı. Örnek olarak eğer sizin sıfatınız ‘’AKP kurmayı’’ veya ‘’YÖK Başkanı’’ ise ne söylerseniz söylemiş olun, sözleriniz bir şekilde makyajlanarak, en kötü ihtimalle de sansürlenerek servis edilir.HES’lere karşı çıkan bir AKPli varsa yarım sayfa ona ayrılır ve AKP’nin emelleri ikinci plana atılır. Başka bir örnek, Taraf yazarı Melih Altınok vakti zamanında köşe yazısında Tekel işçilerine ‘’sizin savaşmanız gereken askerî vesayet, AKP değil’’ gibisinden bir şeyler yazıp-çizmişti, ardından da bir TEKEL işçisi ona mektup yazarak gereken cevabı kendisine vermişti. Bu durumla bağlantılı başka bir somut ve net referansım ise Taraf Gazetesi’nin Yunanistan’daki işçi sınıfının ücretlerinin ve emekli maaşlarının kesilmesini isteyen IMF ve Avrupa Birliği’nin bu isteğine göz kırpan hükümetin sebep olduğu ve sosyalist kitlelerin, sendikaların ateşli bir şekilde destek verdiği grev hareketini ‘Antik Yunan Ulusalcılığı’ başlığı ile servis etmiş olmalarıdır. Yunanistan işçi sınıfının soygunculara, IMF’ye, kapitalizmin tüm kanallarına karşı direnişe geçmesi ezilen işçi sınıfının enternasyonalist duygularına tercüman olan bir durumdur, ulusalcılık ile bağlantı aramak da emekçi düşmanlığıdır, işçi sınıfı birliğini milliyetçilik gibi kavramlarla bölmek için harcanan acınası bir adımdır, kriz faturalarını sermayenin işçi sınıfından ödemeye çalışmasını desteklemektir, grevi organize eden ve katılan sosyalistlere, antikapitalistlere yapılmış bir seviyesizliktir. (Taraf solcularına kısaca hatırlatmak gerekirse, Marksizm ile ulusalcılığın akrabalığı yoktur, Marksistler işçi sınıfını uluslara ayırmaya çalışan unsurlarla her şekilde mücadele ederler.) İşte bunlar gibi örneklerin aslında yayın politikasını temsil etmesi sebebiyle gazetenin genel okur kitlesi yeni politize olmuş ve kendini liberal ve muhafazakâr olarak sınıflandıran kesimlere kaydı ve bunun sonucunda benim için skandal olan bir durumla karşı karşıya kaldı Sevan Nişanyan. Muhalif kimliğini ve mizansenini birleştirerek din ve milliyetçilik hakkında yazdığı yazılarından sonra kıyamet koptu, elbette milliyetçilik hakkında değil, din hakkında yazdıkları yüzünden. Bundan sonraki süreçte yazıları makaslandı, köşe yazısı künyesine ismi yazılmadı ve aylarca gazeteden telif hakkı al(a)madı. Sonunda istenen oldu ve Nişanyan Taraf’tan ayrıldı. Gazetede milliyetçilerin kutsallarına dokunmak serbest iken Müslümanlar’ın kutsalları hakkında eleştirel yorumlarda bulunmak pek uygun değil galiba…Örnekler uzatılabilir, sınıf mücadelesini önemsemeyip sosyalizme akıl vermekten, homofobik haberlere, yazılara kadar…
Sonuç olarak, ben bu yeni sol- liberal bloğun köşe yazılarının, konferanslarının, oraya buraya sataşmalarının, hedef almasının işçi sınıfına ve emekçilere duyulan bir tür kinin, hatta korkunun göstergesi olduğunu düşünüyorum . Zaten, salt verdiğim birkaç örnekten önemli bir sonuca varıyoruz. İtibar sahibi Taraf ‘ ta aslında çoksesliliğin olmadığını, bireyci bir kimliğin olmadığını, kolektif bir kimliğin olduğunu görüyoruz. Yani, dışarıya karşı sözüm ona sol adına bir tür farklılık yaratmaya çalışırken içeride bir bakıyoruz ki farklılıktan eser yok, hemen her konuda köşe yazarları arasında fikir birliği var. Bu noktada, gözlemlememiz gereken en önemli yargı, AKP’ye karşı mücadele ve AKP medyasına karşı mücadelenin birbirine bağımlı olduğudur. Bu yüzden yapılması gereken iki şey var. İlki AKP’nin yarattığı değişim rüzgarlarının sebeplerinin emekçinin, sömürülenlerin, Kürtlerin, Alevilerin hak ettiği konumlara gelmesi için değil, sermayenin daha fazla kâr etmesini sağlamak olduğunu üstüne basa basa belirtmek ve AKP’ye karşı bir alternatif yaratmaktan çok antikapitalist bir siyasal alternatif yaratmaktır. ‘’Amacı veya samimi olup olmadığından çok beni ne yaptığı ilgilendiriyor’’ diyenlere de bence bir elzem olan çelişkileri göstermek, hatırlatmak ve şans dilemek gerekir. İkincisi ise fikirlerini bir çeşit propaganda bakanlığı kurup da insanlara empoze etmek isteyen kapitalist sisteme geçit vermemek, insanları korkutmasına, baskı altında tutmasına, akıl karışıklığı yaratmasına izin vermemek. Çünkü bir Afrika atasözünün buyurduğu gibi, ‘Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.’ Che’ye ‘katil’ diyen Rasim Ozan’a gelince, ‘’ruhumu al da, yüzleş aklınla…’’
İyi Milliyetçilik-Kötü Milliyetçilik
‘’Maurice! Maurice! Haklıymışsın. Aşk yeryüzünün en güzel şeyi. Ve ben seviyorum. Delice âşığım. Onun adını biliyor musun?’’
‘’Söyle, Küçüğüm.’’
‘’Sadece Dolores.’’
Hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan birisinde, Vasconcelos’un Güneşi Uyandıralım’ında geçen bir bölümle başlamaya karar verdim, çünkü bende acı bir tebessüm yarattı.Tartışma programlarının tam bir bataklık olduğunu düşünürüm ama, diyelim ki bir tartışma programına çıktınız. Karşınızda ise, ne bileyim, Kemal Kerinçsiz var. Konu da Hrant Dink’e uygulanan toplumsal linç süreci. Kemal Kerinçsiz adlı faşiste göre Hrant Dink Türk toplumuna hakaret etmiş, Türk kanının ‘’’zehirli’’ olduğunu söylemiş, bu yüzden 301. Maddeden yargılanması da, mahkeme koridorlarında bizzat kendisinin Hrant’a bozuk para atması da mubah. Ancak suikastten sonra yer aldığı bir programda cinayeti bir nevi ‘kınadığını’, milliyetçilik adlı ideolojinin bu tür eylemlere ev sahipliği yapacak bir izdüşüme sahip olmadığını ileri sürüyor olsun (ki bunlar yaşanmıştır.). Peki siz karşınızdaki bu adama, Hrant Dink’i hain ilan edip kafasına kurşun sıkmasına sebep olan bir ideolojiyi savunmasına karşı, sizin tam tersini ileri sürmeniz, bunun tartışması nasıl olabilir?
Olamaz. Kapitalizm, işçi sınıfını ve sosyalistlerin doğal müttefiki olan toplumsal kesimleri bölmek için ‘’milletler’’ kavramını kullanır. Benim gibi Marksistler açısından ‘milletler’ kavramının ‘sınırlar’ kavramının açıkçası hiçbir önemi yoktur. Ne omurgasızlık ama! Dahası, milliyetçiliğin bir politika ürünü olarak sağ tarafta bulunmasını ve bir tür çatışma unsuru yaratması sebebiyle, milliyetçiliğe karşı tavizsiz bir mücadele yürütürüz. Ancak (sanırım Türkiye’ye has) gerek sosyal şovenistler olsun, gerekse ‘’yurtsever’’lerimiz tarafından olsun, sol saflara antikapitalizmden bihaber ama antiemperyalizm üzerinden milliyetçilik zerk edilmeye çalışıldığını da görmek ve buna karşı bir mücadele etmek şart. Yoksa Kerinçsiz gibileri daha çok ‘Milliyetçilik adam öldürmez’’ der. Peki gerçekten durum harc-ı alemin diline pelesenk olmuş şekliyle midir? Hayır. Klişe sözler üzerinden kanıtlamaya çalışalım.
Ulusalcıların çok sık kullandığı ve kullanırken doğruluğundan nedense emin olduğu bir öbek vardır. Kabaca şöyle: ‘ Biz milliyetçiyiz ama bizim milliyetçiliğimizin özünde sevgi vardır, milliyetçiliğimiz kendi yurdumuzu ve milletimizi sevmeye varır, yoksa bizim milliyetçiliğimiz faşizan değildir ve nefret içermez.’ Yani ulusalcıların bu milliyetçilik tanımı barışçıldır, ama ‘kötü’ milliyetçilik ise savaşçıdır, saldırgandır, beslenmesi için bir düşmana sahip olması her daim gereklidir, ama yeter ki iyi milliyetçiler bazı insanların ‘’ekmeğini yediği suyunu içtiği’’ vatanına ‘ihanet’ ettiğini görmesin. Bu arada merak etmiyor da değilim ve değinmeden de geçemeyeceğim, ‘ekmeğini yediği ‘ vatana ‘ihanet’ edenlere düşmanlık besleyenler acaba bu ülkede hangi sınıfsal perspektife sahip olursa olsun, ekmek yiyemeyenler için ne düşünüyor? Ben bu ülkede yiyecek yemeği olmadığı için çocukları uyurken evde kendini asan babaları biliyorum da. Sahiden, sadece ekmek yiyenlere ve ‘ihanet’ edenlere düşmanlık beslemektense herkesin ekmek yiyebileceği bir sistem yaratmak daha makûl değil midir? Vitrinlerinde süslü-püslü pasta satanlar bize karşı çıkabilir belki, ama gerisine ne oluyor?
Şu oluyor: Akıl karışıklığı. Yurtsever ‘komünistleri’ tenzih etmeden belirtmem gerekir ki, aslında milliyetçilik her zaman bir iç düşmana ihtiyaç duyar. Çünkü milliyetçiliğin temelinde, kendi içinde kaynaşmış bir bütün olarak kendini idame ettirebilmesi ancak böyle bir olguya dayanır. İnsanlara kapsayıcı bir vatandaşlık şemsiyesi altında hizmet sunmaz, insanın içinde doğduğu, dışına da çıkamadığı hem de kendisinin seçemediği bir durumdur bu! Devletin kuruluş aşamasında makûl bulduğu vatandaşlık potasına atılır insan, insanı kendisi yapan kültürden, geleneklerden, kökeninden ayrışır ve adeta fabrikada üretilen bir mal gibi öngörülen vatandaş genotipine sahip olarak toplumdaki yerini alır. Bundan sonra da yurtseverlik kavramı devreye girer. Burjuvalar ulusun çıkarının bir olduğunu, bir fabrika işçisi ile onun patronunun çıkarının bir olduğunu ileri sürerler. Bunu yaparken de sık sık iç ve dış tehlikelerden bahseder. Sözüm ona bu tehlikeler (bu iç tehlikelere benim gibi Marksistler de dahilmiş sanırım) ulusun bütünlüğüne karşıdır ve bütün bir ulus mevcut durumda bir araya gelerek iç ve dış tehlikelere karşı vatanı savunmalıdır. Zaten bütün savaşların altında bu fikir yatar. Vatan tehlikededir, o halde vatanı korumak için silaha sarılmak gerekir. Bunun bir örneği 2. Enternasyonal’deki Sosyal Demokratlardır, kendi ülkelerinin burjuvalarına verdiği savaş desteğidir. Amerika’nın ‘vatan tehlikede’ deyip Afganistan’a, Irak’a saldırması gibidir. Siyonizm böyledir. Bunlara ilaveten milliyetçilik propagandasında biraz önce de belirttiğim gibi sınır içinde yaşayan tüm insanlara empoze edilen kavram kendi aralarında benzerlikler olduğu, ortaklıklar taşıdığı, diğer uluslardan ise farklılık taşıdığıdır. Yani sınır içerisinde yaşayan her insan aslında birbirini tamamlayan bir organik bütündür. Milliyetçilik, insanları tek bir ulus devlet şemsiyesi adı altında toplar ve sınıfsal farklılıkları bir kenara bırakır.
Şu nokta önemli: Bir kitapta okumuştum, şöyle diyordu: Milliyetçi tahayyüle göre bir toplum adeta uzuvlarıyla birbirini tamamlayan kusursuz bir insan vücududur veya öyle olması gerekir. Doğru tespit. Aslında bam teli bu cümlede geçiyor zaten, ‘’öyledir, olmasa bile öyle olmalıdır.’’ kalıbı başlı başına bir toplumun ulusal bütünlüğünün imkânsızlığını açığa vuruyor. Her Yahudiyi Siyonist yapabildiler mi mesela? Dahası sınıfsal farklılıkların kendi içinde bölünmüşlüğü de mevcuttur. Peki, ‘’Öyle olması’’ için ne yapılması gerekiyor? 6-7 Eylül olayları olabilir mi mesela? Bir darbe mi gelmeli yoksa başımıza? Ya da farklı düşünenin hain, resmi tezlere muhalif kalanın suçlu ilan edildiği, herkesin devletin düşündüğü düzleme akmasına zorlandığı bir rejimin milliyetçiliği sadece ‘’bizim milliyetçiliğimiz sadece yurdumuzu sever, nefret içermez’’ kadar geçiştirilecek kadar basit midir? Bence yapılması gereken ilk tespit, ezberin yanlış bir bilinç yaratmasına sebep olduğudur. Çünkü burjuva ideolojisinin en çok başvurduğu ve topluma enjekte ettiği ezber, kavramlarda kargaşalık yaratıp doğal olan ile olması gereken arasındaki kalın çizgiyi egale etmesidir. Eğer bu ezbere kanarsak, sınıf mücadelesinden, devrimden, sosyalizmden bahsetmek yerine milliyetçilik ile çiftetelli pozisyonuna geçen, AKP’nin neoliberal politikalarına karşı ulusalcılık adı altında MHP-CHP gibi partilerden medet umar hale geliriz.
Faust’tan bir cümle ile bitirelim: Kavramların eksik olduğu yerlere sözcükler tam zamanında yetişir. Ulusalcıların, yurtseverlerin kendini azgın milliyetçilikten ayırmak için kullandığı sözcükler yetişmesine yetişti ama, artık bu sözcükleri tutan ipler teker teker kopuyor, onları ele veriyor. Şemdinli’deki bombacı iyi çocuktur, hamile kadının polis şiddeti sonucu bebeğini kaybetmesi sadece polisin işini yapmasının sonucudur, Hrant’ın katilleri Türklüğü korumuştur, Orhan Pamuk roman yazabildiği için değil, muhalif demeçleri sebebiyle Nobel’i almıştır, Kürtler dağ Türkleridir, Müslüman mahallesinde salyanoz satmasalarmış, Hepimiz Ermeniyiz diyenler acaba hiç Hepimiz Türk’üz demişler midir gibi ifadeler bu ipler için bir bıçak işlevi görüyor. Günümüzde enternasyonalizm sadece işçilerin uluslar arası dayanışması olarak dillerde söylenen bir ‘ütopya’ olarak algılanmıyorsa, devrimci teori ve devrimci harekete sahip olunacaksa, ezilenlerin şöleni yaşatılacaksa yapılması gereken her ülkenin işçi sınıfının, aktivistlerinin, sosyalist hareketin kendi egemen sınıfına karşı tavizsiz bir mücadele sürdürülmesi gerektiği gözlemlenmesi zor olmayan bir şey olsa gerek. Bu da şöyle olacak: milliyetçiliğe, ırkçılığa, faşizme, neoliberalizme karşı omuz omuza olmaktan geçer. Büyük yığınları bu ideolojiye karşı örgütlemekten, sokakta olmaktan geçer. Faşistlerle aynı platformu paylaşmamaktan geçer. Milliyetçilik ile uzlaşmamaktan geçer. Çünkü ben Hrant’ın Rakel’e olan aşkını sözcüklere dökmesini Güneşi Uyandıralım’dan anımsamak istemiyorum, gözlerimle görmek istiyordum.
‘’Söyle, Küçüğüm.’’
‘’Sadece Dolores.’’
Hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan birisinde, Vasconcelos’un Güneşi Uyandıralım’ında geçen bir bölümle başlamaya karar verdim, çünkü bende acı bir tebessüm yarattı.Tartışma programlarının tam bir bataklık olduğunu düşünürüm ama, diyelim ki bir tartışma programına çıktınız. Karşınızda ise, ne bileyim, Kemal Kerinçsiz var. Konu da Hrant Dink’e uygulanan toplumsal linç süreci. Kemal Kerinçsiz adlı faşiste göre Hrant Dink Türk toplumuna hakaret etmiş, Türk kanının ‘’’zehirli’’ olduğunu söylemiş, bu yüzden 301. Maddeden yargılanması da, mahkeme koridorlarında bizzat kendisinin Hrant’a bozuk para atması da mubah. Ancak suikastten sonra yer aldığı bir programda cinayeti bir nevi ‘kınadığını’, milliyetçilik adlı ideolojinin bu tür eylemlere ev sahipliği yapacak bir izdüşüme sahip olmadığını ileri sürüyor olsun (ki bunlar yaşanmıştır.). Peki siz karşınızdaki bu adama, Hrant Dink’i hain ilan edip kafasına kurşun sıkmasına sebep olan bir ideolojiyi savunmasına karşı, sizin tam tersini ileri sürmeniz, bunun tartışması nasıl olabilir?
Olamaz. Kapitalizm, işçi sınıfını ve sosyalistlerin doğal müttefiki olan toplumsal kesimleri bölmek için ‘’milletler’’ kavramını kullanır. Benim gibi Marksistler açısından ‘milletler’ kavramının ‘sınırlar’ kavramının açıkçası hiçbir önemi yoktur. Ne omurgasızlık ama! Dahası, milliyetçiliğin bir politika ürünü olarak sağ tarafta bulunmasını ve bir tür çatışma unsuru yaratması sebebiyle, milliyetçiliğe karşı tavizsiz bir mücadele yürütürüz. Ancak (sanırım Türkiye’ye has) gerek sosyal şovenistler olsun, gerekse ‘’yurtsever’’lerimiz tarafından olsun, sol saflara antikapitalizmden bihaber ama antiemperyalizm üzerinden milliyetçilik zerk edilmeye çalışıldığını da görmek ve buna karşı bir mücadele etmek şart. Yoksa Kerinçsiz gibileri daha çok ‘Milliyetçilik adam öldürmez’’ der. Peki gerçekten durum harc-ı alemin diline pelesenk olmuş şekliyle midir? Hayır. Klişe sözler üzerinden kanıtlamaya çalışalım.
Ulusalcıların çok sık kullandığı ve kullanırken doğruluğundan nedense emin olduğu bir öbek vardır. Kabaca şöyle: ‘ Biz milliyetçiyiz ama bizim milliyetçiliğimizin özünde sevgi vardır, milliyetçiliğimiz kendi yurdumuzu ve milletimizi sevmeye varır, yoksa bizim milliyetçiliğimiz faşizan değildir ve nefret içermez.’ Yani ulusalcıların bu milliyetçilik tanımı barışçıldır, ama ‘kötü’ milliyetçilik ise savaşçıdır, saldırgandır, beslenmesi için bir düşmana sahip olması her daim gereklidir, ama yeter ki iyi milliyetçiler bazı insanların ‘’ekmeğini yediği suyunu içtiği’’ vatanına ‘ihanet’ ettiğini görmesin. Bu arada merak etmiyor da değilim ve değinmeden de geçemeyeceğim, ‘ekmeğini yediği ‘ vatana ‘ihanet’ edenlere düşmanlık besleyenler acaba bu ülkede hangi sınıfsal perspektife sahip olursa olsun, ekmek yiyemeyenler için ne düşünüyor? Ben bu ülkede yiyecek yemeği olmadığı için çocukları uyurken evde kendini asan babaları biliyorum da. Sahiden, sadece ekmek yiyenlere ve ‘ihanet’ edenlere düşmanlık beslemektense herkesin ekmek yiyebileceği bir sistem yaratmak daha makûl değil midir? Vitrinlerinde süslü-püslü pasta satanlar bize karşı çıkabilir belki, ama gerisine ne oluyor?
Şu oluyor: Akıl karışıklığı. Yurtsever ‘komünistleri’ tenzih etmeden belirtmem gerekir ki, aslında milliyetçilik her zaman bir iç düşmana ihtiyaç duyar. Çünkü milliyetçiliğin temelinde, kendi içinde kaynaşmış bir bütün olarak kendini idame ettirebilmesi ancak böyle bir olguya dayanır. İnsanlara kapsayıcı bir vatandaşlık şemsiyesi altında hizmet sunmaz, insanın içinde doğduğu, dışına da çıkamadığı hem de kendisinin seçemediği bir durumdur bu! Devletin kuruluş aşamasında makûl bulduğu vatandaşlık potasına atılır insan, insanı kendisi yapan kültürden, geleneklerden, kökeninden ayrışır ve adeta fabrikada üretilen bir mal gibi öngörülen vatandaş genotipine sahip olarak toplumdaki yerini alır. Bundan sonra da yurtseverlik kavramı devreye girer. Burjuvalar ulusun çıkarının bir olduğunu, bir fabrika işçisi ile onun patronunun çıkarının bir olduğunu ileri sürerler. Bunu yaparken de sık sık iç ve dış tehlikelerden bahseder. Sözüm ona bu tehlikeler (bu iç tehlikelere benim gibi Marksistler de dahilmiş sanırım) ulusun bütünlüğüne karşıdır ve bütün bir ulus mevcut durumda bir araya gelerek iç ve dış tehlikelere karşı vatanı savunmalıdır. Zaten bütün savaşların altında bu fikir yatar. Vatan tehlikededir, o halde vatanı korumak için silaha sarılmak gerekir. Bunun bir örneği 2. Enternasyonal’deki Sosyal Demokratlardır, kendi ülkelerinin burjuvalarına verdiği savaş desteğidir. Amerika’nın ‘vatan tehlikede’ deyip Afganistan’a, Irak’a saldırması gibidir. Siyonizm böyledir. Bunlara ilaveten milliyetçilik propagandasında biraz önce de belirttiğim gibi sınır içinde yaşayan tüm insanlara empoze edilen kavram kendi aralarında benzerlikler olduğu, ortaklıklar taşıdığı, diğer uluslardan ise farklılık taşıdığıdır. Yani sınır içerisinde yaşayan her insan aslında birbirini tamamlayan bir organik bütündür. Milliyetçilik, insanları tek bir ulus devlet şemsiyesi adı altında toplar ve sınıfsal farklılıkları bir kenara bırakır.
Şu nokta önemli: Bir kitapta okumuştum, şöyle diyordu: Milliyetçi tahayyüle göre bir toplum adeta uzuvlarıyla birbirini tamamlayan kusursuz bir insan vücududur veya öyle olması gerekir. Doğru tespit. Aslında bam teli bu cümlede geçiyor zaten, ‘’öyledir, olmasa bile öyle olmalıdır.’’ kalıbı başlı başına bir toplumun ulusal bütünlüğünün imkânsızlığını açığa vuruyor. Her Yahudiyi Siyonist yapabildiler mi mesela? Dahası sınıfsal farklılıkların kendi içinde bölünmüşlüğü de mevcuttur. Peki, ‘’Öyle olması’’ için ne yapılması gerekiyor? 6-7 Eylül olayları olabilir mi mesela? Bir darbe mi gelmeli yoksa başımıza? Ya da farklı düşünenin hain, resmi tezlere muhalif kalanın suçlu ilan edildiği, herkesin devletin düşündüğü düzleme akmasına zorlandığı bir rejimin milliyetçiliği sadece ‘’bizim milliyetçiliğimiz sadece yurdumuzu sever, nefret içermez’’ kadar geçiştirilecek kadar basit midir? Bence yapılması gereken ilk tespit, ezberin yanlış bir bilinç yaratmasına sebep olduğudur. Çünkü burjuva ideolojisinin en çok başvurduğu ve topluma enjekte ettiği ezber, kavramlarda kargaşalık yaratıp doğal olan ile olması gereken arasındaki kalın çizgiyi egale etmesidir. Eğer bu ezbere kanarsak, sınıf mücadelesinden, devrimden, sosyalizmden bahsetmek yerine milliyetçilik ile çiftetelli pozisyonuna geçen, AKP’nin neoliberal politikalarına karşı ulusalcılık adı altında MHP-CHP gibi partilerden medet umar hale geliriz.
Faust’tan bir cümle ile bitirelim: Kavramların eksik olduğu yerlere sözcükler tam zamanında yetişir. Ulusalcıların, yurtseverlerin kendini azgın milliyetçilikten ayırmak için kullandığı sözcükler yetişmesine yetişti ama, artık bu sözcükleri tutan ipler teker teker kopuyor, onları ele veriyor. Şemdinli’deki bombacı iyi çocuktur, hamile kadının polis şiddeti sonucu bebeğini kaybetmesi sadece polisin işini yapmasının sonucudur, Hrant’ın katilleri Türklüğü korumuştur, Orhan Pamuk roman yazabildiği için değil, muhalif demeçleri sebebiyle Nobel’i almıştır, Kürtler dağ Türkleridir, Müslüman mahallesinde salyanoz satmasalarmış, Hepimiz Ermeniyiz diyenler acaba hiç Hepimiz Türk’üz demişler midir gibi ifadeler bu ipler için bir bıçak işlevi görüyor. Günümüzde enternasyonalizm sadece işçilerin uluslar arası dayanışması olarak dillerde söylenen bir ‘ütopya’ olarak algılanmıyorsa, devrimci teori ve devrimci harekete sahip olunacaksa, ezilenlerin şöleni yaşatılacaksa yapılması gereken her ülkenin işçi sınıfının, aktivistlerinin, sosyalist hareketin kendi egemen sınıfına karşı tavizsiz bir mücadele sürdürülmesi gerektiği gözlemlenmesi zor olmayan bir şey olsa gerek. Bu da şöyle olacak: milliyetçiliğe, ırkçılığa, faşizme, neoliberalizme karşı omuz omuza olmaktan geçer. Büyük yığınları bu ideolojiye karşı örgütlemekten, sokakta olmaktan geçer. Faşistlerle aynı platformu paylaşmamaktan geçer. Milliyetçilik ile uzlaşmamaktan geçer. Çünkü ben Hrant’ın Rakel’e olan aşkını sözcüklere dökmesini Güneşi Uyandıralım’dan anımsamak istemiyorum, gözlerimle görmek istiyordum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
