30 Mayıs 2010 Pazar

bir de gaymiş deyyus.

kemal kılıçdaroğlu sünnetsiz mi? değil mi? vakit eşrafı merak ediyor.


klasik giriş yapalım. eee ne olmuş? hüseyin üzmez de sünnetliydi, her yerde müslümanım diye yırtıyordu ya kendini bir zamanlar. gerçi hâlâ yırtıyor. yalnız bir şeyi çok merak ediyorum, gerek görmediğim için şu ana dek hiç vakit almadım, yazarlarını okumadım. duyduğum kadarıyla içinde gerçek hiç bir bilgi barındırmayan bu gazetenin hatırı sayılır bir tirajı varmış. gerçi seviyeli ve nitelikli bir bilgi içermesi beni ilgilendirmiyor ama bu gazetenin yaklaşık 55.000 kişinin alıp ne gördüğüdür. bu bende hep merak uyandırmıştır. hadi bunu bir grup gürbüz abaza murat 124 hastası besili otuzbirci sevimli korkak pembe tenli osurukçu ergen alıyor diyelim, yahu porno var! sana ne 1956 model video kamerayla baykal(!)'dan, özel kalem müdüründen, sünnetsiz kılıçdaroğlu'ndan! git milfhunter'a. git arkadaşım valla orası daha güzel. memeler iri. görüntü net. çok net.

dediğim gibi hiç alıp okumadığım için sadece gündem yaratan haberlerine göre yorum yapabiliyorum, umarım abdurrahman dilipak severlerin sakal ve turşu kavanozu camlı gözlük fantezisi vardır.

28 Mayıs 2010 Cuma

Ö M E R D İ N Ç E R (gerilim oldu böyle yazınca di mi)

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, 30 madencinin yaşamını yitirdiği facia için kelimelerin bile yetmediği bir açıklama yaptı. Dinçer, madenciler için "Güzel öldüler" dedi, ailelerin huzur içinde olduğunu ileri sürdü.

Hımmm.

Pes.

....

Ben hâlâ pes diyorum çünkü teselli edebiyatında ortaya çıkıyor bu adamlar. Öncesinde görmek mümkün müdür? Maden kazalarında, depremlerde ve tersane facialarında ölümü alınyazısına bağlamak, güzel öldüler edebiyatı yapmak suçu kabullenememenin sonucudur. Bir hükümetin görevi iş kazalarını en aza indirecek önlemleri almaktır. Türkiye'de ise iş kazalarının faturası Allah'ın çizdiği yola kesişiyor işte. Bu tür kazalar Amerika Birleşik Devletleri'nde olmuş olsaydı sorumlular hapise sokulup koğuşun anahtarı grizu patlamasıyla imha edilirdi. Bu British Petroleum gibi önde gelen şirket tarafında da meydana gelse bile. Ödenecek tazminatlar ise o şirketin iflasını doğururdu. Akp hükümeti döneminde bu tür insanların, bu tür niteliksiz ve bilgisiz kişiler başa gelmesi sebebiyle, özelleştirmeler bu şekilde devam ettiği için de, tüm işçilerin kaderinde ölüm var. Türkiye'de her 5 saatte bir işçi iş kazasından dolayı ölüyor artık. Fabrikalarda, inşaatlarda, tersanelerde, maden ocaklarında binlerce insanımız ölür, on binlercesi sakat kalır, çürük binalara iskan izni veren inşaat mühendisleri sokaklarda geziyor, Veli Göçer hariç.

Sevgili arkadaşlar, güzel de ölmemişlerdir çünkü bu madencilerin çoğunun ölümü örneğin 70 yaşında kalp krizi ile sonlanmalıydı. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, "ne yapalım kaderimiz böyle" diyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir."Bir din adamı ''ben inançlı bir adamım, kadere inanırım, seninle de tartışmam bu yüzden.'' diyebilir. Ama bir ülkenin başbakanının inançlı-inançsız tüm insanları ikna edecek bir açıklamada bulunması zorunludur, değilse def olmalıdır. Bu durumda eğer kader ise bu olanlar, inançsız bir maden işçisi kaba bir tabirle ''Başbakan beni siklemiyor'' diyebilir.

Bunları niye yazdım, çünkü ''kaderci'' başbakan'ın sözlerine körükle gitmiş Ömer Dinçer. Memlekette ölüm şekillerine önem veriyoruz, cinayetçiler bildiğim kadarıyla hep linç edilmek istenir. İnsan yapınca cinayet, devlet yapınca ise bir farklılık olmuyor, hatta gayri resmî idam cezası deniyor. İktidarları sayesinde ''güzel'' öldüler o işçiler.

güler zere

birkaç şey üzerine yoğunlaşmak gerekiyor sanırım. öncelikle türkiye totaliter bir ülke midir? yönetimde tekel mi istenir? yoksa insan hakları konusunda iddialı bir ülke mi olmak istiyoruz? olmak istiyorsak şu ana kadar pek bir aşama kaydedemediğimiz için daha çok çalışılması gerekir ve de bunun önceliği insana bakış açısının değişmesi birçok insan için elzemdir. insanın öz ve öz hakkı olan yaşam hakkı kutsaldır. buraya kadar herkesin hemfikir olduğunu düşünüyorum. fikir ayrılığının başladığı nokta ise şurası: insan ve suçlu ayrımı. burası aynı zamanda fikir ayrılığının sebebi olduğu gibi sorunların da başladığı yer. çünkü uluslararası hukuk literatüründen anlaşılacağı üzere ''hak'' konusunda uluslararası hukuk zanlı olarak addedilen kişinin neye dayanarak suçlu olduğu ile ilgilenmiyor, bu hukuk terminolojisinin sadece bir birey ve insan olması onun temel haklara sahip olmasına zemin sağlıyor. tamam arkadaşım, buna itiraz yöntemi âşikar: güler zere bölücüdür, masum insanları öldürmüştür. bunda da toplumumuzun büyük oranı aynı fikri taşıyor, siyasal şiddetten nefret eden ben mesela. güler zere adlı şahıs teröre yönelik eylemler içinde bulunmuş bölücü harekatın destekleyicisi konumundan zan altına alınmıştır. burada ise gözden kaçan mevzu şudur: kime göre bölücü güler zere. türkiye'ye göre. lâkin türkiye cumhuriyeti insan hakları bildirgesi'ni imzalamış ve insan hakları mahkemesi'ne üye bir devlet. bu boş yere marjinallik olsun diye yapılan bir eylem değil, bir anlamı vardır. anlamı da şudur: "bu mahkemenin aldığı kararlar ya da bu bildirgenin taşıdığı koşullar, uluslararası tüm teamüllerde geçerliği olan ve üye olan devletin var olan tüm ulusal yasalarından üstün koşullardır." şimdi yazının en başına dönersek ve insan hakları'nın sadece ''insanın sahip olduğu öz haklarla ilgilendiğini sizlere hatırlatmış olursam güler zere'nin bu bildirgeye göre çoktan serbest kalarak tedavisine dışarıdan devam etmesi sonucu doğurur.bu gibi maddeler hukukta değişmezdir. kimse hukuku kafasına göre ırgalayamaz. eğer ''ölsün gebersin gebersin de gebersin ahahhahaahha'' dediğimizde bizim hukuka saygımız yoktur, duygu vardır. ama bu duygu ise insancıl değil tehlikelidir.

ey kısasa kısasçılar! işte bu yüzden sizin sorununuz güler zere değil, insan hakları bildirgesi'nde geçen kurallar iledir. size uygun olmadığı o kadar bariz ki şu nefret mesajlarından belli çünkü en basitinden:

madde 3 -yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

güler zere masum insanları öldürmüştür, evet. cezasını da çekmelidir ama insani koşullar altında. resmi kurum ve yetkililer, mahpusların yeterli düzeyde sağlıklı yaşam koşullarına ve tıbbi bakıma erişimini sağlamakla yükümlüdür. uluslararası standartlar, cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmetinin, cezaevi dışındaki olanaklarla eşit olması düsturu üstüne oluşturulmuştur. ama bu bu ülkede oluşturulmadı. bu yüzden güler zere'ye af istenmedi, merhamet istenmedi sadece hakkı istendi. cezaevinde tedavi edilecekti ama gereklilik ihlâlinden dolayı dışarıda tedavisi istendi, zamanında çıkarılmadı. yazının ortasında da belirttiğim gibi asıl soru şudur neyi tercih etmeliyiz ya da nasıl bir hukuk düzeni istiyoruz?

güler zere bugünün resmi ideolojisi ve devlet yapısı içinde bir teröristtir. gün gelir türkiye bir islam devletine dönüşür ya da bir federasyon haline gelir, o zaman da dağa çıkan bir ulusalcıya terörist denecektir bu ülkede. bir ibda-c militanının söz hakkı olabileceği günleri de görebiliriz. iran'da bir besiç tarafından vurulan nida sultan'ı hatırlayın. şahsen içim parçalanmıştı. fakat o kızın ölümü o ülkenin yapısını benimseyen muhafazakar bir vatandaş tarafından normal karşılanmış olabilir. güler zere'nin ne davası ne de faaliyetlerinin benim için bir anlamı vardır. ilgilendiğim tek şey güler zere'nin de bir kemalist gibi, bir islamcı gibi, oldukça sıradan bir hayatı olan bir devlet memuru gibi ya da bir nekrofili gibi insan olmasıdır.

23 Mayıs 2010 Pazar

ah açeydim gollarımı, subjektif oleydim.

siyonizm.


çok ilginç bir kavram. bu kavramın mimari herlz, yahudi devleti adındaki kitabında da anlatır ki; antisemitizm sosyal, ekonomik ve siyasi sebeplerden dolayı var olmaz. yahudi olmayan herkes antisemitisttir. ve herlz antisemitistleri bağışlamıştır. bağışlamasının altındaki sebep ise yahudi olmayanların yapabileceği bir şey yok çünkü yahudi olmayan insanların antisemitist olması onların doğal bir özelliğidir, yapabilecek bir şey yok der. buradan herlz kurtuluş olarak sadece tek şeyi görür, ırkçılıkla karşılaşmadan yaşayabilmek için tek şart kendi ulus devletlerini kurmaktır.

burada ise madalyonun öbür yüzü şudur. siyonizm, yahudi olmayan bütün ırkların antisemitist olmasını ırksal nedenlere bağladığı için kendisi ırkçılıktır. yani bir özelliği ırksal nedenlere bağlamaktır mevzu. ve bu yüzden müslüman dünyasında 1948'den beri yahudi düşmanlığı özellikle artmıştır. tarihin ilginç bir cilvesidir ki, yahudilerin avrupa'da karşılaştıkları ırkçılık ve faşizmden kurtulmak amacıyla kurulan israil devleti, bir başka halkı yok saydığı için kuruluş aşamasında, bir yahudi'nin yaşayabileceği en tehlikeli yer. ve de kutuplaşma tüm hızıyla devam etmekte. bildiğim kadarıyla haaretz gazetesinin bir anketine göre israil halkının %52si hava harekatını, %21 ise hava harekatına ek olarak kara harekatı istiyor filistin'de ki ''terör'' unsurları için. yani halkın %70inden fazlası savaş yanlısı.

siyonistler şunu anlamıyorlar:

israil sorunu dün ortaya çıkmadı. hamas'ın kuruluşu ile ortaya çıkmadı. filistinlilerin taş ve roket atmalarıyla ortaya çıkmadı. 62 yıl önce, bir grup insanın gelip silah zoruyla yerli halkı kovması ve dışlamasıyla ortaya çıktı. 62 yıldır yaşanan her olay her talihsizlik her cinayet temelde yatan bu haksızlıktan dolayı kaynaklanıyor. filistinliler her yolu denediler. silah kullandılar, oslo görüşmeleri yapıldı ama sonuç koca bir hiç.

türkiye ne yapmalı? öyle davos'larda ahkâm keserek değil, 167 milyon dolarlık silah anlaşmalarını iptal ederek bu haksızlığa karşı çıkmalı en basitinden. haktan yana olmak budur, kürsülerden nutuk çekmek değildir.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

maden.

çok fazla birşey söylemeyeceğim. bir din adamı ''ben inançlı bir adamım, kadere inanırım, seninle de tartışmam bu yüzden.'' diyebilir. ama bir ülkenin başbakanının inançlı-inançsız tüm insanları ikna edecek bir açıklamada bulunması zorunludur, değilse siktir olmalıdır. bu durumda eğer kader ise bu olanlar, inançsız bir maden işçisi kaba bir tabirle ''başbakan beni siklemiyor'' diyebilir. ben de.

16 Mayıs 2010 Pazar

Güvercin.

beyoğlu artık güvenli.
lacivert ordu beni de yendi.
sordum onları ne gerdi,
farklı olanlar onların derdi.




hrant dink, kimilerine göre 300.000 kimilerine göre 1.500.000 ermeni'nin yok edildiği bir sürecin ardından, ermeni kimliği ile kamusal alanda söz sahibi olmuş en etkili aydındı. ermeni diasporası ve türk resmî tarih tezi karşısındaki özgün tutumu onu ayrı özel kılıyordu. hrant dink, ermeni kimliğini vurguluyor, soykırım tartışmalarında inandığı doğrulardan taviz vermeden iki halk arasında kimilerince kurulması imkânsız olarak görülen dostluğun ve kardeşlik bağının oluşturulmasına çalışıyordu. bu yazıda nasıl devlet tarafından sistematik bir biçimde ölüme yolcu edildiğini özetleyip bakunin'i haklı çıkarmaya çalışacağım.

agos, 6 şubat 2004'te hrispine sebilciyan ile yapılmış olan bir ropörtaja yer verdi. sabiha gökçen'in bir ermeni yetimi olduğu iddiasına yer veriyordu. bu tarihten 2 hafta sonra hürriyet gazetesinde bu haber manşet oldu. haberin yayınlanmasından bir gün sonra genelkurmay başkanlığı bir bildiri yayımladı ve bu bildiride '' son zamanlarda medyanın bir bölümünde atatürk milliyetçiliğine ve ulus devlet yapısına karşı yapılan temelsiz eleştirilerin bilinçli ve bilinçsiz olarak verildiği görülmektedir'' dendi. militarizm askerî varlığın savaşma ve sınır bekleme işlevleri dışında diğer toplumsal, ekonomik, siyasal olaylara müdahalesi, yaptıklarının uygulanması ve kabul görmesidir. militarist bir ülkeyiz işte. sabiha gökçen'in ermeni olma ihtimali millî bütünlüğe aykırı olarak görülüyordu genelkurmay tarafından. bu ''hizaya çekme'' amaçlı bildiri, dink'in hedef haline getirilmesi için başlangıçtı. zaten daha sonra bu bildiri sebebiyle istanbul valiliği dink'i yanlarına çağırıp, uyarılır.

daha sonra, milliyet gazetesi'nden hasan pulur ve hürriyet gazetesi'nden melih âşık, dink'i hedef haline getiren köşe yazıları yazdılar (yazıların teması: aba altından sopa göstemekti). cumhuriyet gazetesi'nden ilhan selçuk ise yazısında ''ermenilerin çocuklarını bırakıp kaçtıklarını'' yazar. ilhan selçuk böylece dink'i hedef göstermek bir yana, katledilen bir halkın acısını aşağılamaktadır. emin çölaşan ise ''şeriat kurallarına göre yönetilmeyi iste, apo'ya özgürlük iste, ülkenin bölünmesini iste'' cümleleriyle dink'in tavrını bambaşka bir bağlama taşır ve yazılarının devamında ''türk'ün kanının zehirli olduğunu öne süren yazar'' diye hedef gösterir. yeniçağ gazetesi ise ''dink'in ülkeyi tasfiye etmeye çalıştığını'' ileri sürer. çaresiz kalan dink basın konseyi'ne şikâyette bulunur. ve yeniçağ gazetesi sadece uyarı alır.

''türk'ten boşalacak zehirli kan ibaresi'' ise diasporanın gözündeki türk imajıdır. hrant yazısında bunu belirtmiştir. ama deniz som, ve diğer faşist yazarlar tarafından cımbızlanmıştır bu ibare. som, cımbızlamasının sonucunda dink'e ''adolf hitler'den bile faşist olduğunu'' söyler. ülkücüler ise ''türk'ten boşalacak zehirli kan'' ibaresi sebebiyle agos'un önünde toplanıp eylemler yaparlar. ''kahrolsun asala'', ''ya sev ya terk et'' gibi. gündem gazetesi ve kanal 7 dışında hiçbir medya kuruluşu bunu haber yapmaz.

2005 nisan'ında dink hakkında urfa'daki bir konferans sebebiyle dava açılır. panelde ''kahraman ırkıma bir gül'' dizisini söylemediğini, ''çalışkan halkıma bir gül'' dense rahatlıkla söyleyebileceğini belirtir. yeniçağ gazetesi ise ''kovun bunları, ya sev ya terk et'' sloganlarını manşet yapar.

devlete gelince, trabzon emniyet müdürlüğü de, ogün samast'ın yaşadığı pelitli belediyesindeki insanlar da, istanbul emniyet müdürlüğü'nden yetkin isimler de bu cinayeti önceden biliyorlardı. polis muhbiri olan erhan tuncel daha önce söylemesine rağmen gram önlem alınmaz.

hrant dink'i öldüren ırkçılık temelleri üzerine kurulmuş olan devlettir, onun borozancılığını yapan burjuvazi medyadır.


''kutlayanım var ağlayanım da
bak sana bayram bana bomba
kutlayamazsan ağla yanımda
ruhumu al da yüzleş aklınla''

hrant için, adalet için. seni hiçbir zaman unutturmayacağız.