Ciddi anlamda yapılması hedefiyle ortaya konan siyasi tahliller hangi düzlemde olursa olsun başlangıç noktası olarak üç sınıfın birbirleriyle var olan ilişkileri göz önüne alınarak yapılmalıdır. Proletarya, küçük burjuvazi ve büyük burjuvazi arası ilişkiler. Ve bu yapılan tahliller sonucu bu üç sınıf arasında azınlıkta olan ama iktisadi açıdan diğer iki sınıfa gövde gösterisi yapan büyük burjuvaziye ne katıyor, kapitalizmi güçlendiriyor mu? Proletarya, ârafta olan küçük burjuvaziyi kendisinin toplumun yeni düzeni sağlamadaki tarihsel rolü olduğu konusunda ikna edebiliyor mu? Proletarya bu sistemi yeni baştan kurmak için devrimci teoride donanımlı mı? Devrimci parti bu esnada yapması gerekenleri yapıyor mu? Ültimatomculuktan uzak mı? Toplumun geniş bir kesimini kendi saflarına dahil etmede ne tarz politikalar izliyor? Bu tür soruların yanıtları barıştan, demokrasiden, özgürlükten yana olan, başka bir dünya mümkün diyen ve yeni bir kitlesel sola ihtiyaç duyan insanların göz önünde bulundurması gereken olgulardır.
Türkiye’de ise yapılan tartışmalar heyhat, böyle değil işte. Yıllardır şaşkınlıkla izliyorum. Öyle ilginç bir ülkede yaşıyoruz ki, çok fazla bölünmüşlüğün kanıtını onlarca farklı kortej ile gözlemlemeyi geçtim, kitlesel bir solun varlığının gerekliğini en çok 1 Mayıs’ta anlamayı da geçtim, gün işçilerin günüdür, tüm dünya işçilerinin günüdür, partisinin adı ‘İşçi’ olan bir grup insanı 1 Mayıs kortejinde emperyalist savaşlar sonucunda sınırları çizilmiş bir ülkeyi ‘temsil’ eden bayraklar sallarken görüyoruz. Resmî ideolojinin de etkisiyle, uzay gemilerinden görünen, ‘kahraman ırkımızı’ yücelten sözleri dağa taşa yazıyoruz. Yazılar rüzgarla, yağmurla ve çamurla siliniyor. Kireçle tekrar yazıyoruz. Hatta bu tarza sahip etnik köken yüceltici videoları paylaşıp gururlanıyoruz ve görevimizi yerine getiriyoruz. Açıkçası ben bir paylaşım sitesinden UNİCEF’e üye olunca Darfur’a ağaç diktiğimi zannetmiyorum. Bir Türkiyeli yazar dünyanın en önemli edebiyat ödülünü alıyor olsun, biz onu daha önceden beyan ettiği muhalif beyanatları için ona yapılmış olan ölüm tehditlerini caiz sayıyoruz, yetmesin hatta, 301’den yargılıyoruz. Muhalefetlerin ana eksenindeki gündem maddeleri kapitalizmin yok edilmesinden çok resmî ideoloji, milliyetçilik, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ iyidir, güzeldir . Bu ekseni aşmadan ise gündeme başka bir dünya özlemi çeken bizlerin gündemine neo-liberalizm gelse bile, bunun geçmişte yarattığı, şu an yarattığı, gelecekte yaratacağı yıkımların, krizlerin faturasının işçi sınıfına ödetilmesinin yarattığı buhranın ne denli bir felaket olduğu geniş kitlelere ulaşmıyor. Açıkçası milliyetçilik bu minvalde bir virüs kıvamında insanın beynine yerleşiyor. Bunun sonucunda, Türkiye’de siyasi platformlarda yapılan tartışmalarda ana eksen ne neo-liberalizm, ne de kapitalizm oluyor ve böylece şimdiye kadar AKP’nin neo-liberal politikalarına karşı olmamış kesimler savaş yanlısı, muhalefetini laiklik, ulusalcılık üzerinden yapan ve bayrak sallamaktan başka hiçbir şey yapmayan MHP, CHP gibi partilerden medet umar hale geliyor. Bu ise bir takım ilginç insanlara rant sağlıyor, meydanda özgürce koşmasına yarıyor. Savundukları kokuşmuş sisteme antikapitalist bir düzlemden muhalefet etmekten çok ‘’yabancı sermaye gitsin, yerli sermaye gelsin’’ fikriyatının varlığı sebebiyle, bu insanların yüzünü kızartmak da mümkün olmuyor, gittikçe daha da çirkinleşiyorlar.
Küresel düşünebilen ve hiyerarşi kavramı olmadan örgütlenen bir kitlesel solun varlığına maalesef sahip olmamamızın en acı sonuçlarını ise televizyonlarda görebiliyoruz. Açıkçası ben uzun yıllar televizyon izlemiyorum, ama Türkiye’de televizyon izlenme oranına istatistiksel olarak bakıldığında azınlıkta bulunduğumun da farkındayım (Burada da azınlık olmak bana tebessüm ettirmedi değil). Söylentileri teyit etmek için televizyon kanallarına bir göz gezdirdiğimde, bir gecede var olan tüm tartışma programlarında görebileceğiniz yegane insanlar Nazlı Ilıcak, Emre Aköz, Rasim Ozan Kütahyalı, Taha Akyol, Engin Ardıç, Mümtazer Türköne olabiliyor. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu insanlar sözcük sözcük pislik saçıyorlar, kokuşmuş düşüncelerini kalemlerine döküyorlar ve hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde bu insanların öfke kustuğu ise Türkiye’nin sol birikimi ve enternasyonalist sol oluyor. Benim de üyesi olduğum Genç-Sen’in üyelerine uygulanan polis terörünü, doğmamış bebeğin katillerini sahiplenecek kıvama gelip ‘şiddet biraz fazlaydı ama…’ ile başlayan cümleleriyle normalleştirme çabalarını, kantarın topuzunu kaçırmalarını utanç verici bir biçimde okuyorum. Ve bu insanlara karşı muhalefetin antikapitalist düzlemden çok, antiliberalizm üzerinden çok ulusalcılık üzerinden yürütülmesine kahroluyorum. Çünkü bu durum onları memnun ediyor, çünkü var oldukları binanın temellerini sarsmıyor. Emre Aköz ODTÜ’deki öğrencilerle dalga geçiyor, bir yandan da paralı eğitimi savunarak. Bir de SABAH gazetesindeki köşesinde aklınca bir hesap yapmış, ‘’Ödeme süreci, öğrencinin (diyelim ki) borcunun 10'da biri kadar ücret almasıyla başlayacak. Yani 50 bin lira borcu olan, 5 bin lira kazanmaya başladıktan sonra ödeme yapacak.’’ şeklinde. Emre Aköz’den de bir ricam olacak, üniversiteden mezun olan herkesin yıllar sonra bir ara 5.000 YTL’ye yakın bir maaşı olacağını bana garanti etsin ilk önce. Açıkçası, bence Emre Aköz’ün bu tür yüzeysel gevezelik örneklerini ve Devlet Bahçeli’yi kıskandıracak matematik hesaplarını bir kenara bırakamayız. Çünkü bu tür örneklerle sosyalizmi tasfiye işlemleri ‘normalleştirme’ adı altında servis ediliyor ve bu insanlar kapitalist ahtapotun sekiz kolunun en kötü ihtimalle bir ikisinin toplumda kabûl görmesi için adeta bir programdan diğerine atlıyorlar. AKP’nin neo-liberal propaganda bakanlığına ve neo-liberal prenslerine/prenseslerine herhalde net bir şekilde Yıldırım Türker’den ve Groucho Marx ‘dan daha iyi yanıt veremeyiz. ‘Aklınızı başınıza alın.’ Teşekkürler Yıldırım Türker.’ Televizyon bence çok eğitici bir buluş; ne zaman biri televizyon açsa yan odaya geçip kitap okurum.’ Teşekkürler Groucho Marx. Evet, gidip kitap okuyalım ama sadece kitaplardan öğüt almakla kalmayalım. Deli olalım. Karşı olalım. Bu düzenbaz sistemde her şeye karşı olalım.
19 Aralık 2010 Pazar
13 Aralık 2010 Pazartesi
Nefret Suçları Öldürüyor!
Bayram tatilini fırsat bilip de memleketim İzmir’e gittiğimde Kristal Gece zihniyetinin maalesef hâlâ devam ettiğine, ve bunun önüne geçmek için hiçbir somut önlemin alınmadığına bir kez daha şahit oldum. Bir transseksüel daha katledilmişti. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bir basın açıklaması ve sloganlarla bu durumu protesto ettikten sonra aslında ‘bu durum’ denilen olgunun kamuoyu tarafından pek bilinmediğini gözlemlemek de zor olmadı açıkçası. Peki ‘bu durum’ neydi?
10 Kasım 1938’de, Nazilerin askerî örgütlenmesi, Yahudilere ait evleri, dükkânları yakıp yıkarlar. Yahudilerin barındığı yerlere Yahudi yıldızı çizerler. Bu güne, sokakları kaplayan camların yaydığı ışıltı sebebiyle Kristal Gecesi adı verilir. Kristal Gecesi’ni izleyen süreçte de, Yahudiler önce gettolara toplanır, sonra da ölümüne çalıştırılmak ve yok edilmek üzere toplama kamplarına, gaz odalarına yollanır. Sonuç milyonlarca ölüdür. Bu süreçte sadece Yahudiler değil, Çingeneler, komünistler, muhalifler, entelektüeller, sakatlar, Rus savaş esirlerine de sistematik bir kıyım tabii tutulur. Malumunuz, Türkiye’nin Kristal gecesi ise 6-7 Eylül olayları olarak tanımlanabilir. Gayrimüslimlere yönelik saldırılar düzenlenmiş, onlara ait iş yerleri, ibadethaneleri,evleri yakılmıştır. Dikkat ederseniz aslında bu örnekler işlenen diğer tüm suçlardan farklıdır. Şöyle dersek; bir insan geçmişinde yaşadığı birtakım olaylardan ötürü başka bir insan tarafından saldırıya uğrarsa, bu toplumun genelini açıkçası çok da fazla ilgilendirmez. Ama verilen örneklerdeki suçların içeriğinde suçlu, hedefindeki insanın belirli bir gruba dahil olması sebebiyle bu suçu işlemiştir. Bu grubun bileşenlerini ise etnik köken, renk, din, cinsiyet, her türlü fiziksel ve zihinsel engelilik gibi olgular oluşturur. Bu yüzden nefret suçu olarak adlandırılan bu suçlar, toplumun en az bir kesiminde mutlak bir yankı yaratır. Fail, karşısındaki insanı sırf bir gruba üye olduğu için veya öyle algıladığı için saldırıda bulunur. Buradan ise nefret suçlarının katalizörünün önyargı olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde…
Nefret suçlarını salt bir yasayla yok edemezsiniz. Aynı içkilere zam yapılmasının içki tüketimini azaltmasından çok, kaçak içki tüketimini arttırması gibi.Nefret suçlarını oluşturan temel etmen nefret söylemidir, bunu engellemek gerekemektedir. Nefret söylemini toplumun tüm kılcal damarlarına yayan aygıtların ise medya olduğunu düşünüyorum. Toplumda egemen sınıf tarafından icat edilen Ermeniler için ‘PKK’li, kalleş, hain’’ gibi kavramları zaten halihazırda Ermeni kökenli insanlara karşı bir kesime önyargı sağlamışken, Hrant Ahparig için Sabiha Gökçen’in Ermeni kökene sahip olma iddiasını taşıyan haberinin ardından başlayan toplumsal linç kampanyasına medyadan Emin Çölaşan, Deniz Som, Hasan Pulur, Melih Âşık gibi yazarlar dahil olmuşlar, Yeniçağ Gazetesi manşetini ‘’Ermeniye Bak!’’ olarak hazırlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Bu linç kampanyasına ana akım medyanın şu an çoğu Ergenekon tutuklusu olan insanlar tarafından düzenlenen Agos Gazetesi önündeki ‘Bundan sonra Hrant hedefimizdir’ gösterisinden iki satır bile bahsetmemiş olmasını da ekleyelim. Eh, TSK’de bir basın açıklaması yayınlayınca (Sabiha Gökçen hakkında) ve Hrant Ahparig valilik tarafından tehdit edilince de, bilinen bir suikast hazırlığı karşısında da bir şey yapılmayınca da, olan oldu. Hatta, cinayet sonrasında da nefret söylemi devam etti. TürkSolu adındaki dergi Hrant için ‘Türkiye bir düşmanını kaybetti’ diyecek kadar vicdan sahibiydi. Bu örnekten yola çıkarak, nefret suçlarının hazırlayıcısı olan nefret söylemini engellemek için yapılması gereken, medyada var olan yetkililerin ve gazetecilerin yayımladıkları her türlü materyal içinde nefret söylemine, ırkçılığa, ayrımcılığa izin vermemeli, bunun için de yetkililerin ve gazetecilerin ayrımcılık konusunda meslekiçi eğitimden geçirilmelidir.
Nefret söylemi ve nefret suçlarının engellenmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesinden başlar. Ancak bu da çaba gerektirdiğinden, sadece bu konuya kendisini adamış kişilerin değil, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, ve siyasal partilerin de üzerine düşen görevleri vardır. 301.maddeyi kaldırmak için, LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı yok etmek için hepimize düşen görevler var. Yoksa aslında vaziyet burjuvazi medyasının klişe borozanı ‘Hepimiz kardeşiz’ değil. Kardeşiz ama, eşit koşullarda kardeşiz…
10 Kasım 1938’de, Nazilerin askerî örgütlenmesi, Yahudilere ait evleri, dükkânları yakıp yıkarlar. Yahudilerin barındığı yerlere Yahudi yıldızı çizerler. Bu güne, sokakları kaplayan camların yaydığı ışıltı sebebiyle Kristal Gecesi adı verilir. Kristal Gecesi’ni izleyen süreçte de, Yahudiler önce gettolara toplanır, sonra da ölümüne çalıştırılmak ve yok edilmek üzere toplama kamplarına, gaz odalarına yollanır. Sonuç milyonlarca ölüdür. Bu süreçte sadece Yahudiler değil, Çingeneler, komünistler, muhalifler, entelektüeller, sakatlar, Rus savaş esirlerine de sistematik bir kıyım tabii tutulur. Malumunuz, Türkiye’nin Kristal gecesi ise 6-7 Eylül olayları olarak tanımlanabilir. Gayrimüslimlere yönelik saldırılar düzenlenmiş, onlara ait iş yerleri, ibadethaneleri,evleri yakılmıştır. Dikkat ederseniz aslında bu örnekler işlenen diğer tüm suçlardan farklıdır. Şöyle dersek; bir insan geçmişinde yaşadığı birtakım olaylardan ötürü başka bir insan tarafından saldırıya uğrarsa, bu toplumun genelini açıkçası çok da fazla ilgilendirmez. Ama verilen örneklerdeki suçların içeriğinde suçlu, hedefindeki insanın belirli bir gruba dahil olması sebebiyle bu suçu işlemiştir. Bu grubun bileşenlerini ise etnik köken, renk, din, cinsiyet, her türlü fiziksel ve zihinsel engelilik gibi olgular oluşturur. Bu yüzden nefret suçu olarak adlandırılan bu suçlar, toplumun en az bir kesiminde mutlak bir yankı yaratır. Fail, karşısındaki insanı sırf bir gruba üye olduğu için veya öyle algıladığı için saldırıda bulunur. Buradan ise nefret suçlarının katalizörünün önyargı olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde…
Nefret suçlarını salt bir yasayla yok edemezsiniz. Aynı içkilere zam yapılmasının içki tüketimini azaltmasından çok, kaçak içki tüketimini arttırması gibi.Nefret suçlarını oluşturan temel etmen nefret söylemidir, bunu engellemek gerekemektedir. Nefret söylemini toplumun tüm kılcal damarlarına yayan aygıtların ise medya olduğunu düşünüyorum. Toplumda egemen sınıf tarafından icat edilen Ermeniler için ‘PKK’li, kalleş, hain’’ gibi kavramları zaten halihazırda Ermeni kökenli insanlara karşı bir kesime önyargı sağlamışken, Hrant Ahparig için Sabiha Gökçen’in Ermeni kökene sahip olma iddiasını taşıyan haberinin ardından başlayan toplumsal linç kampanyasına medyadan Emin Çölaşan, Deniz Som, Hasan Pulur, Melih Âşık gibi yazarlar dahil olmuşlar, Yeniçağ Gazetesi manşetini ‘’Ermeniye Bak!’’ olarak hazırlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Bu linç kampanyasına ana akım medyanın şu an çoğu Ergenekon tutuklusu olan insanlar tarafından düzenlenen Agos Gazetesi önündeki ‘Bundan sonra Hrant hedefimizdir’ gösterisinden iki satır bile bahsetmemiş olmasını da ekleyelim. Eh, TSK’de bir basın açıklaması yayınlayınca (Sabiha Gökçen hakkında) ve Hrant Ahparig valilik tarafından tehdit edilince de, bilinen bir suikast hazırlığı karşısında da bir şey yapılmayınca da, olan oldu. Hatta, cinayet sonrasında da nefret söylemi devam etti. TürkSolu adındaki dergi Hrant için ‘Türkiye bir düşmanını kaybetti’ diyecek kadar vicdan sahibiydi. Bu örnekten yola çıkarak, nefret suçlarının hazırlayıcısı olan nefret söylemini engellemek için yapılması gereken, medyada var olan yetkililerin ve gazetecilerin yayımladıkları her türlü materyal içinde nefret söylemine, ırkçılığa, ayrımcılığa izin vermemeli, bunun için de yetkililerin ve gazetecilerin ayrımcılık konusunda meslekiçi eğitimden geçirilmelidir.
Nefret söylemi ve nefret suçlarının engellenmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesinden başlar. Ancak bu da çaba gerektirdiğinden, sadece bu konuya kendisini adamış kişilerin değil, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, ve siyasal partilerin de üzerine düşen görevleri vardır. 301.maddeyi kaldırmak için, LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı yok etmek için hepimize düşen görevler var. Yoksa aslında vaziyet burjuvazi medyasının klişe borozanı ‘Hepimiz kardeşiz’ değil. Kardeşiz ama, eşit koşullarda kardeşiz…
Taraf: Şaşkın Pusula.
En nihayet pek çok tarihçinin hatırlattığı gibi, ‘Tüm tarih, karnaval kıyafeti giymiş çağdaş tarihtir.’ Ve tarih bize cömert bir şekilde gösteriyor ki egemen sınıflar her zaman sadece devlet zoruyla, silahlı güçleriyle egemenlik kurmuyor. Fikirlerin gücüyle de egemenlik kuruyor. AKP hükümeti de, işbaşına geldiği günden beri el attığı kavramlarda olsun, ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ deyip de uzaktan seyrettiği olgular olsun (!), her konuda bir akıl karışıklığı yaratıp sistemi kendi istediği konuma getirmeye çalışıyor.
‘Açılım’ adı verilerek başlatılan bu stratejiler toplumsal muhalefeti safdil olarak belleyip bir şekilde saf dışı etmeye çalışırken, yılan olarak gördüğü solu da kendi kışlasına teslim ettirip ‘’Artık soldan değil, sağ baştan say’’ direktifleriyle kendi hizasına getirmeye çalışmakta , bunun meyvelerini de alıyor gibiler. Bu meyvelerin satıldığı en büyük manav olan Taraf Gazetesi’nin köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı bir yandan ‘Che ölüm makinesiydi’ bir yandan da ‘Başbakan Erdoğan’ın rahmeti de gazabı da çok samimi, çok seviyorum ben Başbakan’ı‘ diyedursun, aynı sayfada Kütahyalı ile bağdaş kuran ve Marksistlikten hiç taviz vermeyen, ara sıra Tekel işçilerine‘’akıl hocalığı’’ yapmaktan kaçınmayan Melih Altınok, Hrant Dink’i Nazi’ye benzeten o skandal savunmadan AKP’nin sorumlu tutulamayacağından bahsededursun, ‘’solculuğa nasıl bir kılıf uydursam da aradan yırtsam’’ diye köşelerinde sosyalizme laf atmaktan başka hiçbir temsilciliklerini göremediğimiz bu insanların barındığı gazetenin, hem kapkara hem de yemyeşil gazetesi Taraf ile uğraşmanın zamanıdır artık…
Uğraşmadan önce olayın bir yönüne değinmem elzem. Alışkanlık kaderim olsa gerek. Genç yaşıma kadar müdahil olduğum her türlü politik tartışma zemininde olsun, gözlemlediğim siyasal gündem olsun insanlık yaftalamaktan pek kurtulabilmiş değil. Uzun süredir var olan bir olgu olduğu için, en son 27 Nisan e-muhtırasında da Genelkurmay’ın bizi kırmayıp anımsattığı, Atatürk milliyetçiliği dışı ideolojiye mensup insanlar için ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır onlar’ demek popülerdi (ki hâlâ öyle), bir zaman da gördük ki, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganını atanlar hiç asker cenazesine gitmemiş (Onur Öymen gibilerinin ağzına en çok yakışan lolipop asker cenazesi hesabıdır zaten), farklı bir düzlemden ‘hain’ler kategorisine dahil olmuşlardı. Şimdi de, özellikle 12 Eylül 2010 referandumu sayesinde, sosyalist hareket açısından ‘sol liberalizm’ tartışmasını alevlendi, kim bilir ne zaman bir daha küllerinden doğacak. İşte bu düzlemde, gündemde, ‘sol liberal’ olarak adlandırılan şahıslara karşı o kadar çok eleştiri ve hatta polemik yaratma amaçlı aşağılama mevcut ki, bununla tezat olarak bizi bekleyen sorun bu tür eleştiri sahipleri ‘sol liberalizmi’ politik olarak adlandırma ve açıklama gücüne giriştiklerini gözlemlemiş olmamızın güçlüğüdür. ‘Sol liberalizm’ eleştirisinin sosyalist hareket dahilinde sağlıklı bir eleştirisi yapılamadığıdır. Yazının başında belirttiğim ve Türkiyelilerin bir türlü kurtulamadığı hastalık burada tekrar filizlendi: Yafta. Eleştiriler ‘döneklik’, ‘AKP hayranlığı’, ‘satılmışlık’ ekseninde kaldığını söylememiz zor olmasa gerek. Aslında sol liberalizm, ‘döneklik’ gibi bir kavramdan sosyalist geleneğin teorik ve pratik olarak ‘sol liberal’ olarak adlandırılan insanlar tarafından bir tür ‘’ sosyalizme geçiş taleplerini sağlama’’ veya‘’güncelleştirme’’ çalışması olarak betimlemek yanlış olmasa gerek. Çünkü ben sol liberalizmi Doğu Perinçek ile kıyaslanmaya değer olarak görüyorum. Kemalizme olumlu yaklaşan kimi ‘sosyalistler’, Kemalizmin hem teorik hem de pratik olarak yarattığı reformları, sosyalist devrime doğru giden yolun ilk aşaması olarak görürler. Onlara göre Kemalizm, sosyalizmin önünü açmıştır. Dikkat ederseniz bu iki akım da ezilenlerin ve emekçilerin mücadelesini ikinci plana atıp, egemenler arası yarışta rol alırlar, bir tarafa taraf olurlar, reformların amaca ulaşmada bir basamak olduğunu anımsatırlar. Bu, önemli bir tartışma konusudur ve salt yafta ile bir şeyler ‘kanıtlamaya’ çalışmak inşa edilmesi gereken bir politik hat değildir. Toparlayalım. Bu yazının ‘sol liberal’ adı verilen politik akım hakkında detaylı bir çalışma olmaktan çok, ‘sol liberalizmin’ en önemli propaganda kanalı üzerinedir.
Eğer göz önüne sosyalizmi, liberalizmi ve muhafazakârlığı getirirsem aklıma nedense maddenin sırasıyla katı-sıvı-gaz halleri geliyor. Merkezinde liberalizmin bulunduğu bu üçlü sıralama geçmiş zamanlarda değişik biçimlerde sağ ve sol yanındaki ideolojilerle bir tür ‘birliktelik’ yaşamıştır. Örneğin, liberal-muhafazakâr ittifakının sonucunda bir tür muhafazakâr-liberalizm, liberal sosyalist ittifakın sonucunda ise bir tür sosyalist-liberalizm ortaya çıkmıştır. Bence bu iki tür ittifakın Türkiye’deki temsilcilerinin ortak paydasının ise statüko-halk ilişkisinin sınıf mücadelesi kavramının önüne geçmiş olmalıdır. Buradan liberal-sol akımın sınıf mücadelesini hiç önemsemediği anlamı çıkmamalıdır, aksine statüko-halk ilişkisi normalize edilmeden diğerine sıranın gelemeyeceğini düşünüyor olmalarıdır. Bu görüş AKP iktidara geldiğinden itibaren bu unsurların kalite-kontrolünden geçmiş sanırım. Bu unsurlara göre, AKP’nin gelmesi ile birlikte yıllar boyunca Kemalist statüko tarafından bastırılmış ideolojik yelpazenin farklı yerlerinde bulunanlar AKP liderliğinde Türkiye’yi demokratikleştirecek , bu bir tür ‘burjuvazi içinde demokratik devrim’ olarak algılanabilinecek, ‘demokrasinin önü’ açılabilecek. AKP’nin hükümet olması ile artık bir ‘değişim’ süreci başlamış olacak. Bu yüzden ‘’Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy vermek’’, yaptıkları yetersiz olsa da evet demek gerekiyor. Örneğin Taraf yazarı Nabi Yağcı 12 Eylül günü gazetesinde bakın nasıl betimliyor bu süreci: ‘’ Demokratik devrimsi değişim’’. İsmet Akça’nın isabetli tespiti ile liberal-sol, otoriter devlete doğru bir şekilde karşı çıkarken, bahsi geçen tarih okuması nedeniyle söz konusu otoriter devletin aynı zamanda neoliberal kapitalizmin bir sonucu olduğunu göz ardı etti.Zira taşların yerine oturması ile birlikte bu yeni siyasal perspektif artık kendi ideolojik birimlerini de oluşturabilecekti. Böylece, Taraf Gazetesi, gazetecilerde beşlik simit gibi yerini aldı.
Taraf , kurulduğu günden itibaren izlediği habercilik anlayışı ile üzerine düşen görevi şu şekilde yaptı: Hangi konuda olursa olsun bir haberi olgular üzerinden çok niyetler doğrultusunda değerlendirirken, toplumsal taraflaşmanın oluşmasında kilometre taşlarından birisi oldu, neoliberalizmin değirmenine su taşıdı. Örnek olarak eğer sizin sıfatınız ‘’AKP kurmayı’’ veya ‘’YÖK Başkanı’’ ise ne söylerseniz söylemiş olun, sözleriniz bir şekilde makyajlanarak, en kötü ihtimalle de sansürlenerek servis edilir.HES’lere karşı çıkan bir AKPli varsa yarım sayfa ona ayrılır ve AKP’nin emelleri ikinci plana atılır. Başka bir örnek, Taraf yazarı Melih Altınok vakti zamanında köşe yazısında Tekel işçilerine ‘’sizin savaşmanız gereken askerî vesayet, AKP değil’’ gibisinden bir şeyler yazıp-çizmişti, ardından da bir TEKEL işçisi ona mektup yazarak gereken cevabı kendisine vermişti. Bu durumla bağlantılı başka bir somut ve net referansım ise Taraf Gazetesi’nin Yunanistan’daki işçi sınıfının ücretlerinin ve emekli maaşlarının kesilmesini isteyen IMF ve Avrupa Birliği’nin bu isteğine göz kırpan hükümetin sebep olduğu ve sosyalist kitlelerin, sendikaların ateşli bir şekilde destek verdiği grev hareketini ‘Antik Yunan Ulusalcılığı’ başlığı ile servis etmiş olmalarıdır. Yunanistan işçi sınıfının soygunculara, IMF’ye, kapitalizmin tüm kanallarına karşı direnişe geçmesi ezilen işçi sınıfının enternasyonalist duygularına tercüman olan bir durumdur, ulusalcılık ile bağlantı aramak da emekçi düşmanlığıdır, işçi sınıfı birliğini milliyetçilik gibi kavramlarla bölmek için harcanan acınası bir adımdır, kriz faturalarını sermayenin işçi sınıfından ödemeye çalışmasını desteklemektir, grevi organize eden ve katılan sosyalistlere, antikapitalistlere yapılmış bir seviyesizliktir. (Taraf solcularına kısaca hatırlatmak gerekirse, Marksizm ile ulusalcılığın akrabalığı yoktur, Marksistler işçi sınıfını uluslara ayırmaya çalışan unsurlarla her şekilde mücadele ederler.) İşte bunlar gibi örneklerin aslında yayın politikasını temsil etmesi sebebiyle gazetenin genel okur kitlesi yeni politize olmuş ve kendini liberal ve muhafazakâr olarak sınıflandıran kesimlere kaydı ve bunun sonucunda benim için skandal olan bir durumla karşı karşıya kaldı Sevan Nişanyan. Muhalif kimliğini ve mizansenini birleştirerek din ve milliyetçilik hakkında yazdığı yazılarından sonra kıyamet koptu, elbette milliyetçilik hakkında değil, din hakkında yazdıkları yüzünden. Bundan sonraki süreçte yazıları makaslandı, köşe yazısı künyesine ismi yazılmadı ve aylarca gazeteden telif hakkı al(a)madı. Sonunda istenen oldu ve Nişanyan Taraf’tan ayrıldı. Gazetede milliyetçilerin kutsallarına dokunmak serbest iken Müslümanlar’ın kutsalları hakkında eleştirel yorumlarda bulunmak pek uygun değil galiba…Örnekler uzatılabilir, sınıf mücadelesini önemsemeyip sosyalizme akıl vermekten, homofobik haberlere, yazılara kadar…
Sonuç olarak, ben bu yeni sol- liberal bloğun köşe yazılarının, konferanslarının, oraya buraya sataşmalarının, hedef almasının işçi sınıfına ve emekçilere duyulan bir tür kinin, hatta korkunun göstergesi olduğunu düşünüyorum . Zaten, salt verdiğim birkaç örnekten önemli bir sonuca varıyoruz. İtibar sahibi Taraf ‘ ta aslında çoksesliliğin olmadığını, bireyci bir kimliğin olmadığını, kolektif bir kimliğin olduğunu görüyoruz. Yani, dışarıya karşı sözüm ona sol adına bir tür farklılık yaratmaya çalışırken içeride bir bakıyoruz ki farklılıktan eser yok, hemen her konuda köşe yazarları arasında fikir birliği var. Bu noktada, gözlemlememiz gereken en önemli yargı, AKP’ye karşı mücadele ve AKP medyasına karşı mücadelenin birbirine bağımlı olduğudur. Bu yüzden yapılması gereken iki şey var. İlki AKP’nin yarattığı değişim rüzgarlarının sebeplerinin emekçinin, sömürülenlerin, Kürtlerin, Alevilerin hak ettiği konumlara gelmesi için değil, sermayenin daha fazla kâr etmesini sağlamak olduğunu üstüne basa basa belirtmek ve AKP’ye karşı bir alternatif yaratmaktan çok antikapitalist bir siyasal alternatif yaratmaktır. ‘’Amacı veya samimi olup olmadığından çok beni ne yaptığı ilgilendiriyor’’ diyenlere de bence bir elzem olan çelişkileri göstermek, hatırlatmak ve şans dilemek gerekir. İkincisi ise fikirlerini bir çeşit propaganda bakanlığı kurup da insanlara empoze etmek isteyen kapitalist sisteme geçit vermemek, insanları korkutmasına, baskı altında tutmasına, akıl karışıklığı yaratmasına izin vermemek. Çünkü bir Afrika atasözünün buyurduğu gibi, ‘Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.’ Che’ye ‘katil’ diyen Rasim Ozan’a gelince, ‘’ruhumu al da, yüzleş aklınla…’’
‘Açılım’ adı verilerek başlatılan bu stratejiler toplumsal muhalefeti safdil olarak belleyip bir şekilde saf dışı etmeye çalışırken, yılan olarak gördüğü solu da kendi kışlasına teslim ettirip ‘’Artık soldan değil, sağ baştan say’’ direktifleriyle kendi hizasına getirmeye çalışmakta , bunun meyvelerini de alıyor gibiler. Bu meyvelerin satıldığı en büyük manav olan Taraf Gazetesi’nin köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı bir yandan ‘Che ölüm makinesiydi’ bir yandan da ‘Başbakan Erdoğan’ın rahmeti de gazabı da çok samimi, çok seviyorum ben Başbakan’ı‘ diyedursun, aynı sayfada Kütahyalı ile bağdaş kuran ve Marksistlikten hiç taviz vermeyen, ara sıra Tekel işçilerine‘’akıl hocalığı’’ yapmaktan kaçınmayan Melih Altınok, Hrant Dink’i Nazi’ye benzeten o skandal savunmadan AKP’nin sorumlu tutulamayacağından bahsededursun, ‘’solculuğa nasıl bir kılıf uydursam da aradan yırtsam’’ diye köşelerinde sosyalizme laf atmaktan başka hiçbir temsilciliklerini göremediğimiz bu insanların barındığı gazetenin, hem kapkara hem de yemyeşil gazetesi Taraf ile uğraşmanın zamanıdır artık…
Uğraşmadan önce olayın bir yönüne değinmem elzem. Alışkanlık kaderim olsa gerek. Genç yaşıma kadar müdahil olduğum her türlü politik tartışma zemininde olsun, gözlemlediğim siyasal gündem olsun insanlık yaftalamaktan pek kurtulabilmiş değil. Uzun süredir var olan bir olgu olduğu için, en son 27 Nisan e-muhtırasında da Genelkurmay’ın bizi kırmayıp anımsattığı, Atatürk milliyetçiliği dışı ideolojiye mensup insanlar için ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır onlar’ demek popülerdi (ki hâlâ öyle), bir zaman da gördük ki, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganını atanlar hiç asker cenazesine gitmemiş (Onur Öymen gibilerinin ağzına en çok yakışan lolipop asker cenazesi hesabıdır zaten), farklı bir düzlemden ‘hain’ler kategorisine dahil olmuşlardı. Şimdi de, özellikle 12 Eylül 2010 referandumu sayesinde, sosyalist hareket açısından ‘sol liberalizm’ tartışmasını alevlendi, kim bilir ne zaman bir daha küllerinden doğacak. İşte bu düzlemde, gündemde, ‘sol liberal’ olarak adlandırılan şahıslara karşı o kadar çok eleştiri ve hatta polemik yaratma amaçlı aşağılama mevcut ki, bununla tezat olarak bizi bekleyen sorun bu tür eleştiri sahipleri ‘sol liberalizmi’ politik olarak adlandırma ve açıklama gücüne giriştiklerini gözlemlemiş olmamızın güçlüğüdür. ‘Sol liberalizm’ eleştirisinin sosyalist hareket dahilinde sağlıklı bir eleştirisi yapılamadığıdır. Yazının başında belirttiğim ve Türkiyelilerin bir türlü kurtulamadığı hastalık burada tekrar filizlendi: Yafta. Eleştiriler ‘döneklik’, ‘AKP hayranlığı’, ‘satılmışlık’ ekseninde kaldığını söylememiz zor olmasa gerek. Aslında sol liberalizm, ‘döneklik’ gibi bir kavramdan sosyalist geleneğin teorik ve pratik olarak ‘sol liberal’ olarak adlandırılan insanlar tarafından bir tür ‘’ sosyalizme geçiş taleplerini sağlama’’ veya‘’güncelleştirme’’ çalışması olarak betimlemek yanlış olmasa gerek. Çünkü ben sol liberalizmi Doğu Perinçek ile kıyaslanmaya değer olarak görüyorum. Kemalizme olumlu yaklaşan kimi ‘sosyalistler’, Kemalizmin hem teorik hem de pratik olarak yarattığı reformları, sosyalist devrime doğru giden yolun ilk aşaması olarak görürler. Onlara göre Kemalizm, sosyalizmin önünü açmıştır. Dikkat ederseniz bu iki akım da ezilenlerin ve emekçilerin mücadelesini ikinci plana atıp, egemenler arası yarışta rol alırlar, bir tarafa taraf olurlar, reformların amaca ulaşmada bir basamak olduğunu anımsatırlar. Bu, önemli bir tartışma konusudur ve salt yafta ile bir şeyler ‘kanıtlamaya’ çalışmak inşa edilmesi gereken bir politik hat değildir. Toparlayalım. Bu yazının ‘sol liberal’ adı verilen politik akım hakkında detaylı bir çalışma olmaktan çok, ‘sol liberalizmin’ en önemli propaganda kanalı üzerinedir.
Eğer göz önüne sosyalizmi, liberalizmi ve muhafazakârlığı getirirsem aklıma nedense maddenin sırasıyla katı-sıvı-gaz halleri geliyor. Merkezinde liberalizmin bulunduğu bu üçlü sıralama geçmiş zamanlarda değişik biçimlerde sağ ve sol yanındaki ideolojilerle bir tür ‘birliktelik’ yaşamıştır. Örneğin, liberal-muhafazakâr ittifakının sonucunda bir tür muhafazakâr-liberalizm, liberal sosyalist ittifakın sonucunda ise bir tür sosyalist-liberalizm ortaya çıkmıştır. Bence bu iki tür ittifakın Türkiye’deki temsilcilerinin ortak paydasının ise statüko-halk ilişkisinin sınıf mücadelesi kavramının önüne geçmiş olmalıdır. Buradan liberal-sol akımın sınıf mücadelesini hiç önemsemediği anlamı çıkmamalıdır, aksine statüko-halk ilişkisi normalize edilmeden diğerine sıranın gelemeyeceğini düşünüyor olmalarıdır. Bu görüş AKP iktidara geldiğinden itibaren bu unsurların kalite-kontrolünden geçmiş sanırım. Bu unsurlara göre, AKP’nin gelmesi ile birlikte yıllar boyunca Kemalist statüko tarafından bastırılmış ideolojik yelpazenin farklı yerlerinde bulunanlar AKP liderliğinde Türkiye’yi demokratikleştirecek , bu bir tür ‘burjuvazi içinde demokratik devrim’ olarak algılanabilinecek, ‘demokrasinin önü’ açılabilecek. AKP’nin hükümet olması ile artık bir ‘değişim’ süreci başlamış olacak. Bu yüzden ‘’Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy vermek’’, yaptıkları yetersiz olsa da evet demek gerekiyor. Örneğin Taraf yazarı Nabi Yağcı 12 Eylül günü gazetesinde bakın nasıl betimliyor bu süreci: ‘’ Demokratik devrimsi değişim’’. İsmet Akça’nın isabetli tespiti ile liberal-sol, otoriter devlete doğru bir şekilde karşı çıkarken, bahsi geçen tarih okuması nedeniyle söz konusu otoriter devletin aynı zamanda neoliberal kapitalizmin bir sonucu olduğunu göz ardı etti.Zira taşların yerine oturması ile birlikte bu yeni siyasal perspektif artık kendi ideolojik birimlerini de oluşturabilecekti. Böylece, Taraf Gazetesi, gazetecilerde beşlik simit gibi yerini aldı.
Taraf , kurulduğu günden itibaren izlediği habercilik anlayışı ile üzerine düşen görevi şu şekilde yaptı: Hangi konuda olursa olsun bir haberi olgular üzerinden çok niyetler doğrultusunda değerlendirirken, toplumsal taraflaşmanın oluşmasında kilometre taşlarından birisi oldu, neoliberalizmin değirmenine su taşıdı. Örnek olarak eğer sizin sıfatınız ‘’AKP kurmayı’’ veya ‘’YÖK Başkanı’’ ise ne söylerseniz söylemiş olun, sözleriniz bir şekilde makyajlanarak, en kötü ihtimalle de sansürlenerek servis edilir.HES’lere karşı çıkan bir AKPli varsa yarım sayfa ona ayrılır ve AKP’nin emelleri ikinci plana atılır. Başka bir örnek, Taraf yazarı Melih Altınok vakti zamanında köşe yazısında Tekel işçilerine ‘’sizin savaşmanız gereken askerî vesayet, AKP değil’’ gibisinden bir şeyler yazıp-çizmişti, ardından da bir TEKEL işçisi ona mektup yazarak gereken cevabı kendisine vermişti. Bu durumla bağlantılı başka bir somut ve net referansım ise Taraf Gazetesi’nin Yunanistan’daki işçi sınıfının ücretlerinin ve emekli maaşlarının kesilmesini isteyen IMF ve Avrupa Birliği’nin bu isteğine göz kırpan hükümetin sebep olduğu ve sosyalist kitlelerin, sendikaların ateşli bir şekilde destek verdiği grev hareketini ‘Antik Yunan Ulusalcılığı’ başlığı ile servis etmiş olmalarıdır. Yunanistan işçi sınıfının soygunculara, IMF’ye, kapitalizmin tüm kanallarına karşı direnişe geçmesi ezilen işçi sınıfının enternasyonalist duygularına tercüman olan bir durumdur, ulusalcılık ile bağlantı aramak da emekçi düşmanlığıdır, işçi sınıfı birliğini milliyetçilik gibi kavramlarla bölmek için harcanan acınası bir adımdır, kriz faturalarını sermayenin işçi sınıfından ödemeye çalışmasını desteklemektir, grevi organize eden ve katılan sosyalistlere, antikapitalistlere yapılmış bir seviyesizliktir. (Taraf solcularına kısaca hatırlatmak gerekirse, Marksizm ile ulusalcılığın akrabalığı yoktur, Marksistler işçi sınıfını uluslara ayırmaya çalışan unsurlarla her şekilde mücadele ederler.) İşte bunlar gibi örneklerin aslında yayın politikasını temsil etmesi sebebiyle gazetenin genel okur kitlesi yeni politize olmuş ve kendini liberal ve muhafazakâr olarak sınıflandıran kesimlere kaydı ve bunun sonucunda benim için skandal olan bir durumla karşı karşıya kaldı Sevan Nişanyan. Muhalif kimliğini ve mizansenini birleştirerek din ve milliyetçilik hakkında yazdığı yazılarından sonra kıyamet koptu, elbette milliyetçilik hakkında değil, din hakkında yazdıkları yüzünden. Bundan sonraki süreçte yazıları makaslandı, köşe yazısı künyesine ismi yazılmadı ve aylarca gazeteden telif hakkı al(a)madı. Sonunda istenen oldu ve Nişanyan Taraf’tan ayrıldı. Gazetede milliyetçilerin kutsallarına dokunmak serbest iken Müslümanlar’ın kutsalları hakkında eleştirel yorumlarda bulunmak pek uygun değil galiba…Örnekler uzatılabilir, sınıf mücadelesini önemsemeyip sosyalizme akıl vermekten, homofobik haberlere, yazılara kadar…
Sonuç olarak, ben bu yeni sol- liberal bloğun köşe yazılarının, konferanslarının, oraya buraya sataşmalarının, hedef almasının işçi sınıfına ve emekçilere duyulan bir tür kinin, hatta korkunun göstergesi olduğunu düşünüyorum . Zaten, salt verdiğim birkaç örnekten önemli bir sonuca varıyoruz. İtibar sahibi Taraf ‘ ta aslında çoksesliliğin olmadığını, bireyci bir kimliğin olmadığını, kolektif bir kimliğin olduğunu görüyoruz. Yani, dışarıya karşı sözüm ona sol adına bir tür farklılık yaratmaya çalışırken içeride bir bakıyoruz ki farklılıktan eser yok, hemen her konuda köşe yazarları arasında fikir birliği var. Bu noktada, gözlemlememiz gereken en önemli yargı, AKP’ye karşı mücadele ve AKP medyasına karşı mücadelenin birbirine bağımlı olduğudur. Bu yüzden yapılması gereken iki şey var. İlki AKP’nin yarattığı değişim rüzgarlarının sebeplerinin emekçinin, sömürülenlerin, Kürtlerin, Alevilerin hak ettiği konumlara gelmesi için değil, sermayenin daha fazla kâr etmesini sağlamak olduğunu üstüne basa basa belirtmek ve AKP’ye karşı bir alternatif yaratmaktan çok antikapitalist bir siyasal alternatif yaratmaktır. ‘’Amacı veya samimi olup olmadığından çok beni ne yaptığı ilgilendiriyor’’ diyenlere de bence bir elzem olan çelişkileri göstermek, hatırlatmak ve şans dilemek gerekir. İkincisi ise fikirlerini bir çeşit propaganda bakanlığı kurup da insanlara empoze etmek isteyen kapitalist sisteme geçit vermemek, insanları korkutmasına, baskı altında tutmasına, akıl karışıklığı yaratmasına izin vermemek. Çünkü bir Afrika atasözünün buyurduğu gibi, ‘Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.’ Che’ye ‘katil’ diyen Rasim Ozan’a gelince, ‘’ruhumu al da, yüzleş aklınla…’’
İyi Milliyetçilik-Kötü Milliyetçilik
‘’Maurice! Maurice! Haklıymışsın. Aşk yeryüzünün en güzel şeyi. Ve ben seviyorum. Delice âşığım. Onun adını biliyor musun?’’
‘’Söyle, Küçüğüm.’’
‘’Sadece Dolores.’’
Hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan birisinde, Vasconcelos’un Güneşi Uyandıralım’ında geçen bir bölümle başlamaya karar verdim, çünkü bende acı bir tebessüm yarattı.Tartışma programlarının tam bir bataklık olduğunu düşünürüm ama, diyelim ki bir tartışma programına çıktınız. Karşınızda ise, ne bileyim, Kemal Kerinçsiz var. Konu da Hrant Dink’e uygulanan toplumsal linç süreci. Kemal Kerinçsiz adlı faşiste göre Hrant Dink Türk toplumuna hakaret etmiş, Türk kanının ‘’’zehirli’’ olduğunu söylemiş, bu yüzden 301. Maddeden yargılanması da, mahkeme koridorlarında bizzat kendisinin Hrant’a bozuk para atması da mubah. Ancak suikastten sonra yer aldığı bir programda cinayeti bir nevi ‘kınadığını’, milliyetçilik adlı ideolojinin bu tür eylemlere ev sahipliği yapacak bir izdüşüme sahip olmadığını ileri sürüyor olsun (ki bunlar yaşanmıştır.). Peki siz karşınızdaki bu adama, Hrant Dink’i hain ilan edip kafasına kurşun sıkmasına sebep olan bir ideolojiyi savunmasına karşı, sizin tam tersini ileri sürmeniz, bunun tartışması nasıl olabilir?
Olamaz. Kapitalizm, işçi sınıfını ve sosyalistlerin doğal müttefiki olan toplumsal kesimleri bölmek için ‘’milletler’’ kavramını kullanır. Benim gibi Marksistler açısından ‘milletler’ kavramının ‘sınırlar’ kavramının açıkçası hiçbir önemi yoktur. Ne omurgasızlık ama! Dahası, milliyetçiliğin bir politika ürünü olarak sağ tarafta bulunmasını ve bir tür çatışma unsuru yaratması sebebiyle, milliyetçiliğe karşı tavizsiz bir mücadele yürütürüz. Ancak (sanırım Türkiye’ye has) gerek sosyal şovenistler olsun, gerekse ‘’yurtsever’’lerimiz tarafından olsun, sol saflara antikapitalizmden bihaber ama antiemperyalizm üzerinden milliyetçilik zerk edilmeye çalışıldığını da görmek ve buna karşı bir mücadele etmek şart. Yoksa Kerinçsiz gibileri daha çok ‘Milliyetçilik adam öldürmez’’ der. Peki gerçekten durum harc-ı alemin diline pelesenk olmuş şekliyle midir? Hayır. Klişe sözler üzerinden kanıtlamaya çalışalım.
Ulusalcıların çok sık kullandığı ve kullanırken doğruluğundan nedense emin olduğu bir öbek vardır. Kabaca şöyle: ‘ Biz milliyetçiyiz ama bizim milliyetçiliğimizin özünde sevgi vardır, milliyetçiliğimiz kendi yurdumuzu ve milletimizi sevmeye varır, yoksa bizim milliyetçiliğimiz faşizan değildir ve nefret içermez.’ Yani ulusalcıların bu milliyetçilik tanımı barışçıldır, ama ‘kötü’ milliyetçilik ise savaşçıdır, saldırgandır, beslenmesi için bir düşmana sahip olması her daim gereklidir, ama yeter ki iyi milliyetçiler bazı insanların ‘’ekmeğini yediği suyunu içtiği’’ vatanına ‘ihanet’ ettiğini görmesin. Bu arada merak etmiyor da değilim ve değinmeden de geçemeyeceğim, ‘ekmeğini yediği ‘ vatana ‘ihanet’ edenlere düşmanlık besleyenler acaba bu ülkede hangi sınıfsal perspektife sahip olursa olsun, ekmek yiyemeyenler için ne düşünüyor? Ben bu ülkede yiyecek yemeği olmadığı için çocukları uyurken evde kendini asan babaları biliyorum da. Sahiden, sadece ekmek yiyenlere ve ‘ihanet’ edenlere düşmanlık beslemektense herkesin ekmek yiyebileceği bir sistem yaratmak daha makûl değil midir? Vitrinlerinde süslü-püslü pasta satanlar bize karşı çıkabilir belki, ama gerisine ne oluyor?
Şu oluyor: Akıl karışıklığı. Yurtsever ‘komünistleri’ tenzih etmeden belirtmem gerekir ki, aslında milliyetçilik her zaman bir iç düşmana ihtiyaç duyar. Çünkü milliyetçiliğin temelinde, kendi içinde kaynaşmış bir bütün olarak kendini idame ettirebilmesi ancak böyle bir olguya dayanır. İnsanlara kapsayıcı bir vatandaşlık şemsiyesi altında hizmet sunmaz, insanın içinde doğduğu, dışına da çıkamadığı hem de kendisinin seçemediği bir durumdur bu! Devletin kuruluş aşamasında makûl bulduğu vatandaşlık potasına atılır insan, insanı kendisi yapan kültürden, geleneklerden, kökeninden ayrışır ve adeta fabrikada üretilen bir mal gibi öngörülen vatandaş genotipine sahip olarak toplumdaki yerini alır. Bundan sonra da yurtseverlik kavramı devreye girer. Burjuvalar ulusun çıkarının bir olduğunu, bir fabrika işçisi ile onun patronunun çıkarının bir olduğunu ileri sürerler. Bunu yaparken de sık sık iç ve dış tehlikelerden bahseder. Sözüm ona bu tehlikeler (bu iç tehlikelere benim gibi Marksistler de dahilmiş sanırım) ulusun bütünlüğüne karşıdır ve bütün bir ulus mevcut durumda bir araya gelerek iç ve dış tehlikelere karşı vatanı savunmalıdır. Zaten bütün savaşların altında bu fikir yatar. Vatan tehlikededir, o halde vatanı korumak için silaha sarılmak gerekir. Bunun bir örneği 2. Enternasyonal’deki Sosyal Demokratlardır, kendi ülkelerinin burjuvalarına verdiği savaş desteğidir. Amerika’nın ‘vatan tehlikede’ deyip Afganistan’a, Irak’a saldırması gibidir. Siyonizm böyledir. Bunlara ilaveten milliyetçilik propagandasında biraz önce de belirttiğim gibi sınır içinde yaşayan tüm insanlara empoze edilen kavram kendi aralarında benzerlikler olduğu, ortaklıklar taşıdığı, diğer uluslardan ise farklılık taşıdığıdır. Yani sınır içerisinde yaşayan her insan aslında birbirini tamamlayan bir organik bütündür. Milliyetçilik, insanları tek bir ulus devlet şemsiyesi adı altında toplar ve sınıfsal farklılıkları bir kenara bırakır.
Şu nokta önemli: Bir kitapta okumuştum, şöyle diyordu: Milliyetçi tahayyüle göre bir toplum adeta uzuvlarıyla birbirini tamamlayan kusursuz bir insan vücududur veya öyle olması gerekir. Doğru tespit. Aslında bam teli bu cümlede geçiyor zaten, ‘’öyledir, olmasa bile öyle olmalıdır.’’ kalıbı başlı başına bir toplumun ulusal bütünlüğünün imkânsızlığını açığa vuruyor. Her Yahudiyi Siyonist yapabildiler mi mesela? Dahası sınıfsal farklılıkların kendi içinde bölünmüşlüğü de mevcuttur. Peki, ‘’Öyle olması’’ için ne yapılması gerekiyor? 6-7 Eylül olayları olabilir mi mesela? Bir darbe mi gelmeli yoksa başımıza? Ya da farklı düşünenin hain, resmi tezlere muhalif kalanın suçlu ilan edildiği, herkesin devletin düşündüğü düzleme akmasına zorlandığı bir rejimin milliyetçiliği sadece ‘’bizim milliyetçiliğimiz sadece yurdumuzu sever, nefret içermez’’ kadar geçiştirilecek kadar basit midir? Bence yapılması gereken ilk tespit, ezberin yanlış bir bilinç yaratmasına sebep olduğudur. Çünkü burjuva ideolojisinin en çok başvurduğu ve topluma enjekte ettiği ezber, kavramlarda kargaşalık yaratıp doğal olan ile olması gereken arasındaki kalın çizgiyi egale etmesidir. Eğer bu ezbere kanarsak, sınıf mücadelesinden, devrimden, sosyalizmden bahsetmek yerine milliyetçilik ile çiftetelli pozisyonuna geçen, AKP’nin neoliberal politikalarına karşı ulusalcılık adı altında MHP-CHP gibi partilerden medet umar hale geliriz.
Faust’tan bir cümle ile bitirelim: Kavramların eksik olduğu yerlere sözcükler tam zamanında yetişir. Ulusalcıların, yurtseverlerin kendini azgın milliyetçilikten ayırmak için kullandığı sözcükler yetişmesine yetişti ama, artık bu sözcükleri tutan ipler teker teker kopuyor, onları ele veriyor. Şemdinli’deki bombacı iyi çocuktur, hamile kadının polis şiddeti sonucu bebeğini kaybetmesi sadece polisin işini yapmasının sonucudur, Hrant’ın katilleri Türklüğü korumuştur, Orhan Pamuk roman yazabildiği için değil, muhalif demeçleri sebebiyle Nobel’i almıştır, Kürtler dağ Türkleridir, Müslüman mahallesinde salyanoz satmasalarmış, Hepimiz Ermeniyiz diyenler acaba hiç Hepimiz Türk’üz demişler midir gibi ifadeler bu ipler için bir bıçak işlevi görüyor. Günümüzde enternasyonalizm sadece işçilerin uluslar arası dayanışması olarak dillerde söylenen bir ‘ütopya’ olarak algılanmıyorsa, devrimci teori ve devrimci harekete sahip olunacaksa, ezilenlerin şöleni yaşatılacaksa yapılması gereken her ülkenin işçi sınıfının, aktivistlerinin, sosyalist hareketin kendi egemen sınıfına karşı tavizsiz bir mücadele sürdürülmesi gerektiği gözlemlenmesi zor olmayan bir şey olsa gerek. Bu da şöyle olacak: milliyetçiliğe, ırkçılığa, faşizme, neoliberalizme karşı omuz omuza olmaktan geçer. Büyük yığınları bu ideolojiye karşı örgütlemekten, sokakta olmaktan geçer. Faşistlerle aynı platformu paylaşmamaktan geçer. Milliyetçilik ile uzlaşmamaktan geçer. Çünkü ben Hrant’ın Rakel’e olan aşkını sözcüklere dökmesini Güneşi Uyandıralım’dan anımsamak istemiyorum, gözlerimle görmek istiyordum.
‘’Söyle, Küçüğüm.’’
‘’Sadece Dolores.’’
Hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan birisinde, Vasconcelos’un Güneşi Uyandıralım’ında geçen bir bölümle başlamaya karar verdim, çünkü bende acı bir tebessüm yarattı.Tartışma programlarının tam bir bataklık olduğunu düşünürüm ama, diyelim ki bir tartışma programına çıktınız. Karşınızda ise, ne bileyim, Kemal Kerinçsiz var. Konu da Hrant Dink’e uygulanan toplumsal linç süreci. Kemal Kerinçsiz adlı faşiste göre Hrant Dink Türk toplumuna hakaret etmiş, Türk kanının ‘’’zehirli’’ olduğunu söylemiş, bu yüzden 301. Maddeden yargılanması da, mahkeme koridorlarında bizzat kendisinin Hrant’a bozuk para atması da mubah. Ancak suikastten sonra yer aldığı bir programda cinayeti bir nevi ‘kınadığını’, milliyetçilik adlı ideolojinin bu tür eylemlere ev sahipliği yapacak bir izdüşüme sahip olmadığını ileri sürüyor olsun (ki bunlar yaşanmıştır.). Peki siz karşınızdaki bu adama, Hrant Dink’i hain ilan edip kafasına kurşun sıkmasına sebep olan bir ideolojiyi savunmasına karşı, sizin tam tersini ileri sürmeniz, bunun tartışması nasıl olabilir?
Olamaz. Kapitalizm, işçi sınıfını ve sosyalistlerin doğal müttefiki olan toplumsal kesimleri bölmek için ‘’milletler’’ kavramını kullanır. Benim gibi Marksistler açısından ‘milletler’ kavramının ‘sınırlar’ kavramının açıkçası hiçbir önemi yoktur. Ne omurgasızlık ama! Dahası, milliyetçiliğin bir politika ürünü olarak sağ tarafta bulunmasını ve bir tür çatışma unsuru yaratması sebebiyle, milliyetçiliğe karşı tavizsiz bir mücadele yürütürüz. Ancak (sanırım Türkiye’ye has) gerek sosyal şovenistler olsun, gerekse ‘’yurtsever’’lerimiz tarafından olsun, sol saflara antikapitalizmden bihaber ama antiemperyalizm üzerinden milliyetçilik zerk edilmeye çalışıldığını da görmek ve buna karşı bir mücadele etmek şart. Yoksa Kerinçsiz gibileri daha çok ‘Milliyetçilik adam öldürmez’’ der. Peki gerçekten durum harc-ı alemin diline pelesenk olmuş şekliyle midir? Hayır. Klişe sözler üzerinden kanıtlamaya çalışalım.
Ulusalcıların çok sık kullandığı ve kullanırken doğruluğundan nedense emin olduğu bir öbek vardır. Kabaca şöyle: ‘ Biz milliyetçiyiz ama bizim milliyetçiliğimizin özünde sevgi vardır, milliyetçiliğimiz kendi yurdumuzu ve milletimizi sevmeye varır, yoksa bizim milliyetçiliğimiz faşizan değildir ve nefret içermez.’ Yani ulusalcıların bu milliyetçilik tanımı barışçıldır, ama ‘kötü’ milliyetçilik ise savaşçıdır, saldırgandır, beslenmesi için bir düşmana sahip olması her daim gereklidir, ama yeter ki iyi milliyetçiler bazı insanların ‘’ekmeğini yediği suyunu içtiği’’ vatanına ‘ihanet’ ettiğini görmesin. Bu arada merak etmiyor da değilim ve değinmeden de geçemeyeceğim, ‘ekmeğini yediği ‘ vatana ‘ihanet’ edenlere düşmanlık besleyenler acaba bu ülkede hangi sınıfsal perspektife sahip olursa olsun, ekmek yiyemeyenler için ne düşünüyor? Ben bu ülkede yiyecek yemeği olmadığı için çocukları uyurken evde kendini asan babaları biliyorum da. Sahiden, sadece ekmek yiyenlere ve ‘ihanet’ edenlere düşmanlık beslemektense herkesin ekmek yiyebileceği bir sistem yaratmak daha makûl değil midir? Vitrinlerinde süslü-püslü pasta satanlar bize karşı çıkabilir belki, ama gerisine ne oluyor?
Şu oluyor: Akıl karışıklığı. Yurtsever ‘komünistleri’ tenzih etmeden belirtmem gerekir ki, aslında milliyetçilik her zaman bir iç düşmana ihtiyaç duyar. Çünkü milliyetçiliğin temelinde, kendi içinde kaynaşmış bir bütün olarak kendini idame ettirebilmesi ancak böyle bir olguya dayanır. İnsanlara kapsayıcı bir vatandaşlık şemsiyesi altında hizmet sunmaz, insanın içinde doğduğu, dışına da çıkamadığı hem de kendisinin seçemediği bir durumdur bu! Devletin kuruluş aşamasında makûl bulduğu vatandaşlık potasına atılır insan, insanı kendisi yapan kültürden, geleneklerden, kökeninden ayrışır ve adeta fabrikada üretilen bir mal gibi öngörülen vatandaş genotipine sahip olarak toplumdaki yerini alır. Bundan sonra da yurtseverlik kavramı devreye girer. Burjuvalar ulusun çıkarının bir olduğunu, bir fabrika işçisi ile onun patronunun çıkarının bir olduğunu ileri sürerler. Bunu yaparken de sık sık iç ve dış tehlikelerden bahseder. Sözüm ona bu tehlikeler (bu iç tehlikelere benim gibi Marksistler de dahilmiş sanırım) ulusun bütünlüğüne karşıdır ve bütün bir ulus mevcut durumda bir araya gelerek iç ve dış tehlikelere karşı vatanı savunmalıdır. Zaten bütün savaşların altında bu fikir yatar. Vatan tehlikededir, o halde vatanı korumak için silaha sarılmak gerekir. Bunun bir örneği 2. Enternasyonal’deki Sosyal Demokratlardır, kendi ülkelerinin burjuvalarına verdiği savaş desteğidir. Amerika’nın ‘vatan tehlikede’ deyip Afganistan’a, Irak’a saldırması gibidir. Siyonizm böyledir. Bunlara ilaveten milliyetçilik propagandasında biraz önce de belirttiğim gibi sınır içinde yaşayan tüm insanlara empoze edilen kavram kendi aralarında benzerlikler olduğu, ortaklıklar taşıdığı, diğer uluslardan ise farklılık taşıdığıdır. Yani sınır içerisinde yaşayan her insan aslında birbirini tamamlayan bir organik bütündür. Milliyetçilik, insanları tek bir ulus devlet şemsiyesi adı altında toplar ve sınıfsal farklılıkları bir kenara bırakır.
Şu nokta önemli: Bir kitapta okumuştum, şöyle diyordu: Milliyetçi tahayyüle göre bir toplum adeta uzuvlarıyla birbirini tamamlayan kusursuz bir insan vücududur veya öyle olması gerekir. Doğru tespit. Aslında bam teli bu cümlede geçiyor zaten, ‘’öyledir, olmasa bile öyle olmalıdır.’’ kalıbı başlı başına bir toplumun ulusal bütünlüğünün imkânsızlığını açığa vuruyor. Her Yahudiyi Siyonist yapabildiler mi mesela? Dahası sınıfsal farklılıkların kendi içinde bölünmüşlüğü de mevcuttur. Peki, ‘’Öyle olması’’ için ne yapılması gerekiyor? 6-7 Eylül olayları olabilir mi mesela? Bir darbe mi gelmeli yoksa başımıza? Ya da farklı düşünenin hain, resmi tezlere muhalif kalanın suçlu ilan edildiği, herkesin devletin düşündüğü düzleme akmasına zorlandığı bir rejimin milliyetçiliği sadece ‘’bizim milliyetçiliğimiz sadece yurdumuzu sever, nefret içermez’’ kadar geçiştirilecek kadar basit midir? Bence yapılması gereken ilk tespit, ezberin yanlış bir bilinç yaratmasına sebep olduğudur. Çünkü burjuva ideolojisinin en çok başvurduğu ve topluma enjekte ettiği ezber, kavramlarda kargaşalık yaratıp doğal olan ile olması gereken arasındaki kalın çizgiyi egale etmesidir. Eğer bu ezbere kanarsak, sınıf mücadelesinden, devrimden, sosyalizmden bahsetmek yerine milliyetçilik ile çiftetelli pozisyonuna geçen, AKP’nin neoliberal politikalarına karşı ulusalcılık adı altında MHP-CHP gibi partilerden medet umar hale geliriz.
Faust’tan bir cümle ile bitirelim: Kavramların eksik olduğu yerlere sözcükler tam zamanında yetişir. Ulusalcıların, yurtseverlerin kendini azgın milliyetçilikten ayırmak için kullandığı sözcükler yetişmesine yetişti ama, artık bu sözcükleri tutan ipler teker teker kopuyor, onları ele veriyor. Şemdinli’deki bombacı iyi çocuktur, hamile kadının polis şiddeti sonucu bebeğini kaybetmesi sadece polisin işini yapmasının sonucudur, Hrant’ın katilleri Türklüğü korumuştur, Orhan Pamuk roman yazabildiği için değil, muhalif demeçleri sebebiyle Nobel’i almıştır, Kürtler dağ Türkleridir, Müslüman mahallesinde salyanoz satmasalarmış, Hepimiz Ermeniyiz diyenler acaba hiç Hepimiz Türk’üz demişler midir gibi ifadeler bu ipler için bir bıçak işlevi görüyor. Günümüzde enternasyonalizm sadece işçilerin uluslar arası dayanışması olarak dillerde söylenen bir ‘ütopya’ olarak algılanmıyorsa, devrimci teori ve devrimci harekete sahip olunacaksa, ezilenlerin şöleni yaşatılacaksa yapılması gereken her ülkenin işçi sınıfının, aktivistlerinin, sosyalist hareketin kendi egemen sınıfına karşı tavizsiz bir mücadele sürdürülmesi gerektiği gözlemlenmesi zor olmayan bir şey olsa gerek. Bu da şöyle olacak: milliyetçiliğe, ırkçılığa, faşizme, neoliberalizme karşı omuz omuza olmaktan geçer. Büyük yığınları bu ideolojiye karşı örgütlemekten, sokakta olmaktan geçer. Faşistlerle aynı platformu paylaşmamaktan geçer. Milliyetçilik ile uzlaşmamaktan geçer. Çünkü ben Hrant’ın Rakel’e olan aşkını sözcüklere dökmesini Güneşi Uyandıralım’dan anımsamak istemiyorum, gözlerimle görmek istiyordum.
29 Haziran 2010 Salı
festus.
mor ve ötesi'nden festus'u dinliyorum şu an.
kim miyim?
emniyette bir zenci.
kendisi bir dünya vatandaşı. 2007 yılında istanbul'da uyuşturucu taşıdığı iddiasıyla gözaltına alındı ve emniyetten cesedi çıktı. dariusz witek gibi. mustafa kükçe gibi. festus okey'in ifadesini alan lacivert ordu mensubunun silahından çıkan kurşunla öldürüldüğü belirlendi balistik raporu sonucunda. ardından işleyen süreçte cinayeti açığa kavuşturacak kamera kayıtlarının ve festus'un ne kadar uzak mesafeden öldürüldüğüne ışık tutacak olan kanlı gömleğinin ''kaybolduğu'' ortaya çıktı. olayın üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen dava ilerleyemiyor. çünkü davaya müdahil olmak ve festus'u savunmak isteyen avukatların talebi reddedildi. lacivert ordu mensubunu savunan avukat ise ''bu kişinin adı festus okey değildir, kendisi kaçak vize ile gelmiştir'' savıyla festus'un detaylı bir analizinin yapılmasını talep etmişti. ama nijerya, 10 duruşmadır, 3 yıl boyunca cevap vermemekte. türkiye devleti ise festus'a bir avukat dâhi atamıyor.
ayrıca, festus okey'in öldürüldüğü günün gecesinde hazırlanan "olay yeri zabıt tutanağı"nı düzenleyenlerden biri, olayın sanığıymış. yani şöyle oluyor, lacivert ordu mensubu önce festus okey'i vurmuş, ardından da bu olayın soruşturmasında görev almış.
ne diyeyim? harun desin bence:
beyoğlu artık güvenli
lacivert ordu beni de yendi.
kim miyim?
emniyette bir zenci.
kendisi bir dünya vatandaşı. 2007 yılında istanbul'da uyuşturucu taşıdığı iddiasıyla gözaltına alındı ve emniyetten cesedi çıktı. dariusz witek gibi. mustafa kükçe gibi. festus okey'in ifadesini alan lacivert ordu mensubunun silahından çıkan kurşunla öldürüldüğü belirlendi balistik raporu sonucunda. ardından işleyen süreçte cinayeti açığa kavuşturacak kamera kayıtlarının ve festus'un ne kadar uzak mesafeden öldürüldüğüne ışık tutacak olan kanlı gömleğinin ''kaybolduğu'' ortaya çıktı. olayın üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen dava ilerleyemiyor. çünkü davaya müdahil olmak ve festus'u savunmak isteyen avukatların talebi reddedildi. lacivert ordu mensubunu savunan avukat ise ''bu kişinin adı festus okey değildir, kendisi kaçak vize ile gelmiştir'' savıyla festus'un detaylı bir analizinin yapılmasını talep etmişti. ama nijerya, 10 duruşmadır, 3 yıl boyunca cevap vermemekte. türkiye devleti ise festus'a bir avukat dâhi atamıyor.
ayrıca, festus okey'in öldürüldüğü günün gecesinde hazırlanan "olay yeri zabıt tutanağı"nı düzenleyenlerden biri, olayın sanığıymış. yani şöyle oluyor, lacivert ordu mensubu önce festus okey'i vurmuş, ardından da bu olayın soruşturmasında görev almış.
ne diyeyim? harun desin bence:
beyoğlu artık güvenli
lacivert ordu beni de yendi.
8 Haziran 2010 Salı
ermenilerden özür dilemek ve 'hepimiz ermeniyiz' sloganı üzerine.
başbakanlık arşivinin içerdiği belgelerde ermeni tehciri konusunda çalışmak isteyen biri için başbakanlık osmanlı arşivindeki dahiliye nezareti şifre kalemi belgeleri çok önemli bir kaynak zaten, yusuf halaçoğlu da buradan faydalanmıştır. bunlar esas olarak merkezden taşraya çekilen kısa telgraflardır. ancak bugün bu evraklar arasında, doğrudan ermeni sürgünleri ile ilgili evrak neredeyse yoktur. bu evrakların nerede oldukları bilinmiyor.
bir ikincisi, osmanlı meclis-i mebusanı tarafından, savaş yıllarında hükümet üyelerinin savaş ve tehcir ile alakalı suçlarını araştırmak amacıyla oluşturulan bir komisyona ait tutanaklar da önemlidir. bu tutanaklar istanbul meclis-i mebusan matbaası tarafından bastırılmıştı. bir sonraki basımı ise 1988 yılındadır. ancak yine meclis tarafından ermenilere yönelik tehcir ve katliam olaylarını lanse ettirmemek amacıyla amacıyla 1918 tarihinde kurulan tedkik-i seyyiat komisyonunun belgelerinin nerede olduğu bilinmiyor.
bu gibi çelişkiler osmanlı arşivlerinde mevcuttur. dahası, neden özür dileniyor? adına ister soykırım diyelim ister bok diyelim. burada izah edilen şudur. 5000 bilmem kaç kişiden oluşan taşnak ve hınçaklar ayaklanmaya katılsın, köyleri basıp masumları kaynatsın ve bütün bir halk suçunu çeksin. sizce bu doğru bir anlayış mı? göç ettirdiğin 8 yaşındaki çocuk, sakat genç, 60 yaşlarındaki teyzeyi 50 km yürüttükten sonra bayıltırsınız. 100 km. sonra öldürürsünüz. sizce bu olayın mimarları anadolu'nun kış ve yaz şartlarını düşünmeden mi böylesine kararlar almışlardır? bunları geçelim. cumhuriyet tarihi'nde azınlıklara yapılanlar peki? ermenileri kötülemesi için ermeni öğrencilerden kompozisyon yazmaları istenmemiş midir? ermenice olan yer ve bitki adları bölücülükle suçlanıp değiştirilmemiş midir? taşnakların ve hınçakların örgütlenmediği şehirlerde neden ermeni vatandaş tehcire ve ölüme yollanmıştır? neden ülkede halen "ermeni dönmesi" , "ermeni dölü" ve "besleme " gibi aşağılama niteliği olan kelimeler devlet kademesinde bile kullanılmaktadır? madem ermeniler türkleri kesti, neden anadoluda yoklar?
olaya bambaşka bir yönden bakalım. devlet yetkilileri doğu illerinde okul hastane gibi tesisler açtığında, açılışı yaparken onları aval aval dinleyenlerin gözlerinin içine bakarak, nedense sözü allayıp pullayıp şu cümlede noktalıyorlar: ''hepiniz bu ülkenin birinci sınıf vatandaşlarısınız.''
rasyonel düşünebilen bir insan bundan rahatsız olmaz mı? çünkü benözüm bu ülkede yaşayan ve de etnik kökeni değişik diğer vatandaşlardan kendimi farklı görmüyorum. sadece vatandaş olmayı tercih ediyorum. illa birinci sıfatıyla onurlandırmayı zül addediyorum. çünkü azınlıklara empati kurmak gerekirse bu ülkede bir gün kendilerine birinci sınıf vatandaş damgası vurup sözde onları onurlandırmayı bir bakıma hüner belleyen yetkili ağızlar, bir başka gün, bir başka vesile ile ''birinci sınıf''çılıklarının üstüne bir çarpı çizerek ermeni dölü, kart kurt diyor, böylece kendilerince haklarında fetva çıkarabiliyorlar. böylece ne oluyor?
ruh halinin güvercin tedirginliği.
kimsenin birinci sınıf köfteci olma ihtiyacı yok. samimiyete ihtiyacı var. hepimiz ermeniyiz de bu samimiyetten türemiştir. siyasetten anladıkları 'bordo bereliler' 'dış mihraklar' ve de 'dto' olan insanların asla anlamayacağı bir slogandır. orada gösterilen tepki faşizmedir, yıllardır pratikte ikinci sınıf vatandaş muamalesi görülen insanlara yapılan ayrımcılığın sahiplenilmemesindendir. 100 sene kadar önce başlayıp önü alınamadığı için hayatımızın bütün alanlarında kronikleşen bu hastalıktan azıcık da olsa kurtulmamıza vesile olur dileğiyle özür diliyorum. ermenistan'dan ise 1900lü yıllarda ermeni çetecilerin öldürdüğü güzelim insanlarımız ve de asala'nın katlettiği insanlarımız için adım atmalarını istiyorum (avustralya'dan atılmıştı zaten). gelin görün ki, milliyetçilik denen fikir yüzünden burada özür dileyen aydınlar nelere maruz kalıyorlarsa aynı şekilde türk bayrağı yakan ermeni milliyetçileri de empati kurabilen insanların tepesinde bitiyorlar. herhangi bir nedenden dolayı genel çoğunluğa göre farklıysanız tehdit altındasınızdır. bu tehdit sizi ya ezer geçer, ya hayata küstürüp yalnızlaştırır, ya da teslim olmanıza sebep olur. ezip geçilen birisi var ki, milyonlarla ifade ediliyor.
evet, hranttan bahsediyorum. onun ardından gelen hepimiz ermeniyiz sloganı ne demek? neyi anlatıyor?
sen eğer Hrant olayını kınıyorsan bu kâfi zaten. bu sloganı onaylamak zorunda değilsin. bir de karşı taraf var ki,Plan yapmayın plancılar, derin devletçiler, ırkçılar ve bilimum Kemal Kerinçsizlerden oluşuyor. Sen olayı kınıyorsan ne olduğunun çok da bir önemi yok. Buradaki slogan etnik köken olarak Ermeniliğe heveslenildiği için değil, Hrant'ın Ermeni kimliğini vurguluyor olması, soykırım tartışmalarında inandığı doğrulardan taviz vermeden iki halk arasında kimilerince kurulması imkânsız olarak görülen dostluğun ve kardeşlik bağının oluşturulmasına çalışıyor olması ötüründen öldürülmüş olmasından dolayı doğdu. Buradaki temel durum o insanın neden öldürülmüş olmasından dolayı doğan empatiden başka bir şey değil. O slogan zaten yıllardır o insanların burayı kendi evleri gibi görmesine rağmen ırkçılar ve milliyetçiler tarafından dışlanması sebebiyle de var oldu.
Eğer yaşadığım ülkemde ılımlı, masum ve hümanist bir insan Ermeni olduğu için öldürülüyorsa evet Ermeniyim. Ceylan Önkol çocuk yaşta ölüyorsa dağda gezerken evet Kürt'üm. Türban yüzünden insanların eğitim hakkı elinden alınıyorsa evet türbanlıyım.
Bir takım zihniyetin asla anlayamayacağı slogandır ''Hepimiz Ermeniyiz''. Etnik kimliklere takıntılı desteksiz sallayan insanların asla anlayamayacağı slogandır. Hayır öyle bir hava estirildi ki sanki sloganda " Türk değiliz biz hiç, şehitler falan ıyy ama Ermeniler mükemmel" deniyor..Öyle bir şey yok. Sanıyorum ben de Türk'üm, ee ne olmuş? Utandım mı? Hayır.
o sloganın amacı faşizme gösterilen tepkidir. Yıllardır ikinci sınıf benzetmesi yapılan Kürt, Ermeni, Gürcü, Çingene, Alevi gibi azınlık gruplara yapılan aşağılanmanın sahiplenilmemesidir. Siyasetten anladıkları "bordo bereliler" " dış mihraklar " "dünya Türk olsun " üçgeninin dışına çıkamayan insanları feci bir şekilde rahatsız etmiş bu slogan ki bu rahatsızlık, verilmek istenen mesajın alındığını gösteriyor
bir ikincisi, osmanlı meclis-i mebusanı tarafından, savaş yıllarında hükümet üyelerinin savaş ve tehcir ile alakalı suçlarını araştırmak amacıyla oluşturulan bir komisyona ait tutanaklar da önemlidir. bu tutanaklar istanbul meclis-i mebusan matbaası tarafından bastırılmıştı. bir sonraki basımı ise 1988 yılındadır. ancak yine meclis tarafından ermenilere yönelik tehcir ve katliam olaylarını lanse ettirmemek amacıyla amacıyla 1918 tarihinde kurulan tedkik-i seyyiat komisyonunun belgelerinin nerede olduğu bilinmiyor.
bu gibi çelişkiler osmanlı arşivlerinde mevcuttur. dahası, neden özür dileniyor? adına ister soykırım diyelim ister bok diyelim. burada izah edilen şudur. 5000 bilmem kaç kişiden oluşan taşnak ve hınçaklar ayaklanmaya katılsın, köyleri basıp masumları kaynatsın ve bütün bir halk suçunu çeksin. sizce bu doğru bir anlayış mı? göç ettirdiğin 8 yaşındaki çocuk, sakat genç, 60 yaşlarındaki teyzeyi 50 km yürüttükten sonra bayıltırsınız. 100 km. sonra öldürürsünüz. sizce bu olayın mimarları anadolu'nun kış ve yaz şartlarını düşünmeden mi böylesine kararlar almışlardır? bunları geçelim. cumhuriyet tarihi'nde azınlıklara yapılanlar peki? ermenileri kötülemesi için ermeni öğrencilerden kompozisyon yazmaları istenmemiş midir? ermenice olan yer ve bitki adları bölücülükle suçlanıp değiştirilmemiş midir? taşnakların ve hınçakların örgütlenmediği şehirlerde neden ermeni vatandaş tehcire ve ölüme yollanmıştır? neden ülkede halen "ermeni dönmesi" , "ermeni dölü" ve "besleme " gibi aşağılama niteliği olan kelimeler devlet kademesinde bile kullanılmaktadır? madem ermeniler türkleri kesti, neden anadoluda yoklar?
olaya bambaşka bir yönden bakalım. devlet yetkilileri doğu illerinde okul hastane gibi tesisler açtığında, açılışı yaparken onları aval aval dinleyenlerin gözlerinin içine bakarak, nedense sözü allayıp pullayıp şu cümlede noktalıyorlar: ''hepiniz bu ülkenin birinci sınıf vatandaşlarısınız.''
rasyonel düşünebilen bir insan bundan rahatsız olmaz mı? çünkü benözüm bu ülkede yaşayan ve de etnik kökeni değişik diğer vatandaşlardan kendimi farklı görmüyorum. sadece vatandaş olmayı tercih ediyorum. illa birinci sıfatıyla onurlandırmayı zül addediyorum. çünkü azınlıklara empati kurmak gerekirse bu ülkede bir gün kendilerine birinci sınıf vatandaş damgası vurup sözde onları onurlandırmayı bir bakıma hüner belleyen yetkili ağızlar, bir başka gün, bir başka vesile ile ''birinci sınıf''çılıklarının üstüne bir çarpı çizerek ermeni dölü, kart kurt diyor, böylece kendilerince haklarında fetva çıkarabiliyorlar. böylece ne oluyor?
ruh halinin güvercin tedirginliği.
kimsenin birinci sınıf köfteci olma ihtiyacı yok. samimiyete ihtiyacı var. hepimiz ermeniyiz de bu samimiyetten türemiştir. siyasetten anladıkları 'bordo bereliler' 'dış mihraklar' ve de 'dto' olan insanların asla anlamayacağı bir slogandır. orada gösterilen tepki faşizmedir, yıllardır pratikte ikinci sınıf vatandaş muamalesi görülen insanlara yapılan ayrımcılığın sahiplenilmemesindendir. 100 sene kadar önce başlayıp önü alınamadığı için hayatımızın bütün alanlarında kronikleşen bu hastalıktan azıcık da olsa kurtulmamıza vesile olur dileğiyle özür diliyorum. ermenistan'dan ise 1900lü yıllarda ermeni çetecilerin öldürdüğü güzelim insanlarımız ve de asala'nın katlettiği insanlarımız için adım atmalarını istiyorum (avustralya'dan atılmıştı zaten). gelin görün ki, milliyetçilik denen fikir yüzünden burada özür dileyen aydınlar nelere maruz kalıyorlarsa aynı şekilde türk bayrağı yakan ermeni milliyetçileri de empati kurabilen insanların tepesinde bitiyorlar. herhangi bir nedenden dolayı genel çoğunluğa göre farklıysanız tehdit altındasınızdır. bu tehdit sizi ya ezer geçer, ya hayata küstürüp yalnızlaştırır, ya da teslim olmanıza sebep olur. ezip geçilen birisi var ki, milyonlarla ifade ediliyor.
evet, hranttan bahsediyorum. onun ardından gelen hepimiz ermeniyiz sloganı ne demek? neyi anlatıyor?
sen eğer Hrant olayını kınıyorsan bu kâfi zaten. bu sloganı onaylamak zorunda değilsin. bir de karşı taraf var ki,Plan yapmayın plancılar, derin devletçiler, ırkçılar ve bilimum Kemal Kerinçsizlerden oluşuyor. Sen olayı kınıyorsan ne olduğunun çok da bir önemi yok. Buradaki slogan etnik köken olarak Ermeniliğe heveslenildiği için değil, Hrant'ın Ermeni kimliğini vurguluyor olması, soykırım tartışmalarında inandığı doğrulardan taviz vermeden iki halk arasında kimilerince kurulması imkânsız olarak görülen dostluğun ve kardeşlik bağının oluşturulmasına çalışıyor olması ötüründen öldürülmüş olmasından dolayı doğdu. Buradaki temel durum o insanın neden öldürülmüş olmasından dolayı doğan empatiden başka bir şey değil. O slogan zaten yıllardır o insanların burayı kendi evleri gibi görmesine rağmen ırkçılar ve milliyetçiler tarafından dışlanması sebebiyle de var oldu.
Eğer yaşadığım ülkemde ılımlı, masum ve hümanist bir insan Ermeni olduğu için öldürülüyorsa evet Ermeniyim. Ceylan Önkol çocuk yaşta ölüyorsa dağda gezerken evet Kürt'üm. Türban yüzünden insanların eğitim hakkı elinden alınıyorsa evet türbanlıyım.
Bir takım zihniyetin asla anlayamayacağı slogandır ''Hepimiz Ermeniyiz''. Etnik kimliklere takıntılı desteksiz sallayan insanların asla anlayamayacağı slogandır. Hayır öyle bir hava estirildi ki sanki sloganda " Türk değiliz biz hiç, şehitler falan ıyy ama Ermeniler mükemmel" deniyor..Öyle bir şey yok. Sanıyorum ben de Türk'üm, ee ne olmuş? Utandım mı? Hayır.
o sloganın amacı faşizme gösterilen tepkidir. Yıllardır ikinci sınıf benzetmesi yapılan Kürt, Ermeni, Gürcü, Çingene, Alevi gibi azınlık gruplara yapılan aşağılanmanın sahiplenilmemesidir. Siyasetten anladıkları "bordo bereliler" " dış mihraklar " "dünya Türk olsun " üçgeninin dışına çıkamayan insanları feci bir şekilde rahatsız etmiş bu slogan ki bu rahatsızlık, verilmek istenen mesajın alındığını gösteriyor
3 Haziran 2010 Perşembe
iyi de bizi araplar arkadan vurdular zamanında.
araplar bizi arkadan vurdular.
bir takım zihniyetler tarafından son yaşanan olaylar sebebiyle yine hortlatılmış söz. neymiş efendim zamanında ingilizlerle işbirliği yapmış, hak etmişler. neyse ki sinirimi klavyem emiyor da küfür aktarmıyorum. zaten şu ana dek hiç küfür yazmadım. öncelikle, mavi marmara israil'in yaklaşık 150 km. ötesinde israil karasuları dışında uluslar arası sularda ilerlerken israil saldırıyor. gemiye, komandolar, helikopterle inerken de çatal bıçakla saldırıya uğradığı için güç kullandıklarını söylüyor. yahu sen komandosun, her tarafın silahlarla dolu, adam seni çiçekle mi karşılayacaktı? daha sonraki yaralı bir asker hastanede gazetecilere kendisine bıçakla saldıran insanlar için ''gördüm ve tetiği çektim.'' diyor. bu can alıcı bir sözdür. çatal bıçakla saldıranı görmüş ve tetiği çekmiş. tetik çekmenin de bir usülü var değil mi aylarca komando eğitimi alan topçu çavuş? önce ihtar edersin, durmazsa bacağından vurursun. ölen insanlardan birisi 19 yaşında ve başından beş tane mermi çıkmış, komandoların niyeti dünden belliymiş. konuyu dağıtmadan toparlarsam, 2006 yılında israil'in de tanıdığı bir seçim yapılıyor filistin'de ve hamas açık ara farkla kazanıyor. sonra da hamas terör örgütüdür deyip israil ablukaya alıyor, gelen yardımları da ya bizim limandan geçersiniz ya sizi öldürürüz mesajı veriyorlar. dikkatinizi çekerim, israil limanına sevk edilen yardımların %78'ine el koyulur. duvar inşa edersin, mısır'a sınır kapılarını açmaması için diplomatik baskıda bulunur ve o filistinlilerin geleceklerine de ambargo uygulanır. an geliyor lübnan'ı yerle bir ediyor topraktan bebek cesetleri çıkıyor. bu kadar devlet terörü uygularken, insanlık suçu işlerken hâlâ hasta hasta milliyetçi duygularla nasıl oluyor da ''araplar bizi arkamızdan vurdu'' diyebiliyorsun? evet araplar bizi arkamınzdan ingilizlerin desteğiyle vurmuşlardır ama yıllar sonra o ingilizler özal'ın davetiyle körfez savaşı zamanında çekiç güç kuvvetini oluşturmuşlar ve arapları bir güzel bombalamışlardır. neyden bahsediyorsun? ingilizlerin tutarlılığından mı? fransız ihtilali'nden etkilenen onlarca ulusun kendi ulus devlet kurma çabalarını mı? ingilizler bu işi sadece petrol yüzünden yapmıştır. bu devletlerin emperyalist oyunlarında bir zamanlar kukla rolü üstlendiği için araplar insanlık suçlarını, ambargoyu, ölümleri vesaire hak etmiştir, israil o kadar suç işlemiş bal gibi meydanda, hâlâ geçmişe takılanlara diyenlere diyecek bir şey bulamıyorum.
http://idfspokesperson.com/2010/05/31/pictures-of-weapons-found-on-the-mavi-marmara-flotilla-ship-31-may-2010/
İsrail hükümeti gemide bulunan delici ve kesici aletler adı altında bunları sergiliyor dünyaya. O demir sopalar mesela inşaat malzemesidir. Ve de örneğin ancak ve ancak balıkların pullarının temizlenmesi için kullanılabilecek bıçakları ve ingiliz anahtarı falan sergilemişler. Bunların toplu bir biçimde mutfaktan alınıp sergilendiğini düşünüyorum. Çünkü şu ana kadar yaralı olan İsrail askerlerinin hiçbirisi bıçakla yaralanmamış (bu yanlış bir bilgi olabilir sadece duydum) Ama şu var, Mavi Marmara'nın yola çıktığı Antalya gümrüğü bütün malzelerin ve insanların X-Ray cihazından temiz geçtiğini belirtmiş. O fotoğrafta ortada ise Yemenlilerin geleneksel bir kaması var, onu ise açıklayamacağım, o gerçek bir silah. Ayrıca şöyle bir çelişki de var, operasyondan önce silah taşındığı idda ediliyor İsrail hükümeti tarafından (alttaki link), engelleme sebebi bu gösteriliyor Gazze'ye giriş için, peki nasıl bir cesaretle askerler ipten süzüle süzüle inebiliyorlar güverteye? O silahların bir kilidi var da sadece Gazzeliler mi çalıştırabiliyor? Ve de nasıl bir direniş olmuştur ki 19 yaşında Türkiyeli bir fen lisesi öğrencisinin kafasına 4, göğsüne ise 2 kurşun isabet ediyor? Yemenli bir görgü tanığı İsrailli bir askerin yaralı bir insanın kafasına ateş ettiğini görmüş, ne kadar doğru bilemiyorum.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=999830&Date=31.05.2010&CategoryID=81
Şu linkten de görülebileceği üzere İsrail'in gemiye helikopterle asker indirmesinin sebebinin bu yardımı yapan derneğin bir nevi Hamas'ın kolu gibi davrandıkları, bölgede silah ticaretinin koridorunu açması, bölgeye silah taşıma iddiasında bulunuyorken gemide bulunanların bizzat sergilenmesi İsrail'in kendini meşru olarak gösterdiği iddiaları çürütttüğünü düşünüyorum.
Yardımı yapan örgüt hakkında ise şöyle diyebilirim; İhh'nin pis kokan bir örgüt olduğunu düşünüyorum. Enternasyonalist Marksistlerin ezilen-ezen edebiyatı altında, onları da kullanarak vicdan maskesi altında kendi kokuşmuş siyasetlerini yapıyorlar.
belki de ilk defa küfretmeliyim. hâlâ mı araplar arkadan vurdu diyorsunuz? siktirin gidin.
bir takım zihniyetler tarafından son yaşanan olaylar sebebiyle yine hortlatılmış söz. neymiş efendim zamanında ingilizlerle işbirliği yapmış, hak etmişler. neyse ki sinirimi klavyem emiyor da küfür aktarmıyorum. zaten şu ana dek hiç küfür yazmadım. öncelikle, mavi marmara israil'in yaklaşık 150 km. ötesinde israil karasuları dışında uluslar arası sularda ilerlerken israil saldırıyor. gemiye, komandolar, helikopterle inerken de çatal bıçakla saldırıya uğradığı için güç kullandıklarını söylüyor. yahu sen komandosun, her tarafın silahlarla dolu, adam seni çiçekle mi karşılayacaktı? daha sonraki yaralı bir asker hastanede gazetecilere kendisine bıçakla saldıran insanlar için ''gördüm ve tetiği çektim.'' diyor. bu can alıcı bir sözdür. çatal bıçakla saldıranı görmüş ve tetiği çekmiş. tetik çekmenin de bir usülü var değil mi aylarca komando eğitimi alan topçu çavuş? önce ihtar edersin, durmazsa bacağından vurursun. ölen insanlardan birisi 19 yaşında ve başından beş tane mermi çıkmış, komandoların niyeti dünden belliymiş. konuyu dağıtmadan toparlarsam, 2006 yılında israil'in de tanıdığı bir seçim yapılıyor filistin'de ve hamas açık ara farkla kazanıyor. sonra da hamas terör örgütüdür deyip israil ablukaya alıyor, gelen yardımları da ya bizim limandan geçersiniz ya sizi öldürürüz mesajı veriyorlar. dikkatinizi çekerim, israil limanına sevk edilen yardımların %78'ine el koyulur. duvar inşa edersin, mısır'a sınır kapılarını açmaması için diplomatik baskıda bulunur ve o filistinlilerin geleceklerine de ambargo uygulanır. an geliyor lübnan'ı yerle bir ediyor topraktan bebek cesetleri çıkıyor. bu kadar devlet terörü uygularken, insanlık suçu işlerken hâlâ hasta hasta milliyetçi duygularla nasıl oluyor da ''araplar bizi arkamızdan vurdu'' diyebiliyorsun? evet araplar bizi arkamınzdan ingilizlerin desteğiyle vurmuşlardır ama yıllar sonra o ingilizler özal'ın davetiyle körfez savaşı zamanında çekiç güç kuvvetini oluşturmuşlar ve arapları bir güzel bombalamışlardır. neyden bahsediyorsun? ingilizlerin tutarlılığından mı? fransız ihtilali'nden etkilenen onlarca ulusun kendi ulus devlet kurma çabalarını mı? ingilizler bu işi sadece petrol yüzünden yapmıştır. bu devletlerin emperyalist oyunlarında bir zamanlar kukla rolü üstlendiği için araplar insanlık suçlarını, ambargoyu, ölümleri vesaire hak etmiştir, israil o kadar suç işlemiş bal gibi meydanda, hâlâ geçmişe takılanlara diyenlere diyecek bir şey bulamıyorum.
http://idfspokesperson.com/2010/05/31/pictures-of-weapons-found-on-the-mavi-marmara-flotilla-ship-31-may-2010/
İsrail hükümeti gemide bulunan delici ve kesici aletler adı altında bunları sergiliyor dünyaya. O demir sopalar mesela inşaat malzemesidir. Ve de örneğin ancak ve ancak balıkların pullarının temizlenmesi için kullanılabilecek bıçakları ve ingiliz anahtarı falan sergilemişler. Bunların toplu bir biçimde mutfaktan alınıp sergilendiğini düşünüyorum. Çünkü şu ana kadar yaralı olan İsrail askerlerinin hiçbirisi bıçakla yaralanmamış (bu yanlış bir bilgi olabilir sadece duydum) Ama şu var, Mavi Marmara'nın yola çıktığı Antalya gümrüğü bütün malzelerin ve insanların X-Ray cihazından temiz geçtiğini belirtmiş. O fotoğrafta ortada ise Yemenlilerin geleneksel bir kaması var, onu ise açıklayamacağım, o gerçek bir silah. Ayrıca şöyle bir çelişki de var, operasyondan önce silah taşındığı idda ediliyor İsrail hükümeti tarafından (alttaki link), engelleme sebebi bu gösteriliyor Gazze'ye giriş için, peki nasıl bir cesaretle askerler ipten süzüle süzüle inebiliyorlar güverteye? O silahların bir kilidi var da sadece Gazzeliler mi çalıştırabiliyor? Ve de nasıl bir direniş olmuştur ki 19 yaşında Türkiyeli bir fen lisesi öğrencisinin kafasına 4, göğsüne ise 2 kurşun isabet ediyor? Yemenli bir görgü tanığı İsrailli bir askerin yaralı bir insanın kafasına ateş ettiğini görmüş, ne kadar doğru bilemiyorum.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=999830&Date=31.05.2010&CategoryID=81
Şu linkten de görülebileceği üzere İsrail'in gemiye helikopterle asker indirmesinin sebebinin bu yardımı yapan derneğin bir nevi Hamas'ın kolu gibi davrandıkları, bölgede silah ticaretinin koridorunu açması, bölgeye silah taşıma iddiasında bulunuyorken gemide bulunanların bizzat sergilenmesi İsrail'in kendini meşru olarak gösterdiği iddiaları çürütttüğünü düşünüyorum.
Yardımı yapan örgüt hakkında ise şöyle diyebilirim; İhh'nin pis kokan bir örgüt olduğunu düşünüyorum. Enternasyonalist Marksistlerin ezilen-ezen edebiyatı altında, onları da kullanarak vicdan maskesi altında kendi kokuşmuş siyasetlerini yapıyorlar.
belki de ilk defa küfretmeliyim. hâlâ mı araplar arkadan vurdu diyorsunuz? siktirin gidin.
devlet terörü.
katıldığım ve her daim varlığına inandığım söz öbeği ki şu sıralar israil için çok popüler. ve de bu olayın devletin bekasını her şeyden önce tutan ulusalcılar-milliyetçiler için çok güzel bir turnusol kağıdı olmuştur.
son günlerde israil'i protesto adı altında antisemitist söylemler geliştiren ve alt kümesi olduğumuz devleti yücelten bu tür insanların anlayamacağı sadece, israil'in değil herhangi bir devletin, kendi yaşadığı topraklar içerisinde veya işgal ettiği bölgelerde düşman olarak belirledikleri unsurlara göz açtırmayacağıdır ve buna türkiye cumhuriyeti de dahildir. örneğin, türkiye'nin de kürt sorunu var. silahlı çatışmaların en yoğun olduğu zamanlarda ohal vardı. insanların köyleri yakılıyor, zorunlu göçler, dağa çıkanların yaptığı zorbalıklar sebebiyle araf'ta kalan yerel halk fazla derecede tüketim vesaire yardımına muhtaç seviyedeydi. o zamanlar yurtdışından onlarca gemi ve yüzlerce insan gelseydi türkiye kontrolsüz bir geçişe hayır demeyecek miydi? farklı bir kesim de, yahudilere osmanlı'nın yahudilere kucak açtığından dem vuruyor? iyi de türkiye cumhuriyeti vatandaşı değil misin sen? 1934'teki trakya olaylarından haberdar mısın? ya da 769 yahudiyi barındıran ve batmasından dolayı 768 kişiye mezar olan struma gemisi'nden? başka bir güncel örnek, ceylan önkol öldüğünde bir astsubayın hazırladığı fezlekede ''köy ve mezralardaki insanlar terörü destekliyor... ceylan’ın akrabası pkk’nın dağ kadrosunda... devletten tazminat, para almak için çalışıyorlar...” gibi ibareler mevcuttu. buradan ne anlamamız gerekir? demek ki aile ceylan'ın ölümüne üzülmemiş, fırsattan istifade ederk bunu kullanıp para kazanma derdine düşmüş. bu bakış açısı bana çocuklarını ispirtoyla kör edip sokağa dilenci olarak yollayan ajitasyon sosuyla bulandırılmış filmleri aklıma getirmişti benim. söylemek istediğim şey, israil'in devlet terörüne gösterilen tepki kadar toplumun her kesimi ceylan önkol, festus okey, hrant dink gibi isimlere de sahip çıksaydı, devlet terörünü sorgulamak için bir şansımız olacaktı, tabii müslüman türk değiller, ermeni, nijeryalı veyahut ''bölücü'' tayfadan onlar...
bir ikincisi, bir takım milliyetçilerin ise gündeminde 'şehitlere verilen tepki neden bu kadar toplumsallaşmamıştı?'' tadında bir soru vardı. şimdi, 1897'de isviçre'nin basel kendine düzenlenen siyonizm kongresinde alınan kararların tümevarımı arz-ı mevud'dur ( tevrat'ta geçer. fırat ve nil arasındaki bu toprakları israiloğullarına vaat edilmiştir ve her siyonistin amacı bu vaadin gerçekleşmesini sağlamaktır.) ve her siyonistin megalo ideasıdır. mezopotamya'ya hakim olma ülküsü henüz israil kurulmadan önce de vardı. bu sebeple kuzey ırak'taki yahudileri ve barzani aşiretini her daim piyon olarak kullanmayı bildi siyonizm diasporası. mossad'ın pkk ile ilişkisi ilk bu zamanlarda gerçekleştiği söylenir. bunlar için resmi bir kanıt yoktur ama güçlü bir iran, güçlü bir türkiye zayıf bir israil demektir. çünkü ortadoğu coğrafyası'nda üç güçlü ülke var, israil, türkiye ve de iran. diğer ülkeler temelsiz ideolojilerinde, krallıklarında zaten yeterince güçsüzler. zaten geçmiş zamanlarda israillilerin peşmergeleri eğittiği ingiliz bbc istasyonun'dan öğrenmiştik. sonuç olarak, binlerce askerimizi şehit eden pkk güçlerini kuzey ırak’ta askeri eğitimden geçiren ve siyasal destek sağlayan ülke ile, mavi marmara gemisindeki insanları öldüren de israil devletidir. çünkü terör örgütü pkk'nin toplumsallaşmasını da, eğitilmesini de devletler sağlamıştır. özal'ın körfez savaşı zamanında izin verdiği çekiç güç olayından sonra ölen pkklilerde bulunan amerikan yapımı silahlar buna da örnektir.bu insanlara tavsiyem, dünyaya bakış açılarını ''kahrolsun pkk'' sloganından da öteye açsınlar devletlerin yarattığı terörlerin farkına varsınlar.
son günlerde israil'i protesto adı altında antisemitist söylemler geliştiren ve alt kümesi olduğumuz devleti yücelten bu tür insanların anlayamacağı sadece, israil'in değil herhangi bir devletin, kendi yaşadığı topraklar içerisinde veya işgal ettiği bölgelerde düşman olarak belirledikleri unsurlara göz açtırmayacağıdır ve buna türkiye cumhuriyeti de dahildir. örneğin, türkiye'nin de kürt sorunu var. silahlı çatışmaların en yoğun olduğu zamanlarda ohal vardı. insanların köyleri yakılıyor, zorunlu göçler, dağa çıkanların yaptığı zorbalıklar sebebiyle araf'ta kalan yerel halk fazla derecede tüketim vesaire yardımına muhtaç seviyedeydi. o zamanlar yurtdışından onlarca gemi ve yüzlerce insan gelseydi türkiye kontrolsüz bir geçişe hayır demeyecek miydi? farklı bir kesim de, yahudilere osmanlı'nın yahudilere kucak açtığından dem vuruyor? iyi de türkiye cumhuriyeti vatandaşı değil misin sen? 1934'teki trakya olaylarından haberdar mısın? ya da 769 yahudiyi barındıran ve batmasından dolayı 768 kişiye mezar olan struma gemisi'nden? başka bir güncel örnek, ceylan önkol öldüğünde bir astsubayın hazırladığı fezlekede ''köy ve mezralardaki insanlar terörü destekliyor... ceylan’ın akrabası pkk’nın dağ kadrosunda... devletten tazminat, para almak için çalışıyorlar...” gibi ibareler mevcuttu. buradan ne anlamamız gerekir? demek ki aile ceylan'ın ölümüne üzülmemiş, fırsattan istifade ederk bunu kullanıp para kazanma derdine düşmüş. bu bakış açısı bana çocuklarını ispirtoyla kör edip sokağa dilenci olarak yollayan ajitasyon sosuyla bulandırılmış filmleri aklıma getirmişti benim. söylemek istediğim şey, israil'in devlet terörüne gösterilen tepki kadar toplumun her kesimi ceylan önkol, festus okey, hrant dink gibi isimlere de sahip çıksaydı, devlet terörünü sorgulamak için bir şansımız olacaktı, tabii müslüman türk değiller, ermeni, nijeryalı veyahut ''bölücü'' tayfadan onlar...
bir ikincisi, bir takım milliyetçilerin ise gündeminde 'şehitlere verilen tepki neden bu kadar toplumsallaşmamıştı?'' tadında bir soru vardı. şimdi, 1897'de isviçre'nin basel kendine düzenlenen siyonizm kongresinde alınan kararların tümevarımı arz-ı mevud'dur ( tevrat'ta geçer. fırat ve nil arasındaki bu toprakları israiloğullarına vaat edilmiştir ve her siyonistin amacı bu vaadin gerçekleşmesini sağlamaktır.) ve her siyonistin megalo ideasıdır. mezopotamya'ya hakim olma ülküsü henüz israil kurulmadan önce de vardı. bu sebeple kuzey ırak'taki yahudileri ve barzani aşiretini her daim piyon olarak kullanmayı bildi siyonizm diasporası. mossad'ın pkk ile ilişkisi ilk bu zamanlarda gerçekleştiği söylenir. bunlar için resmi bir kanıt yoktur ama güçlü bir iran, güçlü bir türkiye zayıf bir israil demektir. çünkü ortadoğu coğrafyası'nda üç güçlü ülke var, israil, türkiye ve de iran. diğer ülkeler temelsiz ideolojilerinde, krallıklarında zaten yeterince güçsüzler. zaten geçmiş zamanlarda israillilerin peşmergeleri eğittiği ingiliz bbc istasyonun'dan öğrenmiştik. sonuç olarak, binlerce askerimizi şehit eden pkk güçlerini kuzey ırak’ta askeri eğitimden geçiren ve siyasal destek sağlayan ülke ile, mavi marmara gemisindeki insanları öldüren de israil devletidir. çünkü terör örgütü pkk'nin toplumsallaşmasını da, eğitilmesini de devletler sağlamıştır. özal'ın körfez savaşı zamanında izin verdiği çekiç güç olayından sonra ölen pkklilerde bulunan amerikan yapımı silahlar buna da örnektir.bu insanlara tavsiyem, dünyaya bakış açılarını ''kahrolsun pkk'' sloganından da öteye açsınlar devletlerin yarattığı terörlerin farkına varsınlar.
1 Haziran 2010 Salı
özgür müsün?
beton ormanın avcı ruhları kapılar ardında
açlık kodlarının şifresini daha çözememiş ama
sürtünüyor birbirine, yağmalıyorlar.
(Özgürlük nedir?)
Yazıya özgürlük nedir diye başlayıp bir soru işareti koyabilirim. Sonra da ''kişinin önüne sunulan yada kendi iradesiyle yaratmış olduğu seçenekler arasından bir seçim yapması veya bunlar arasından hiçbirini seçmemesidir'' tadında kelimelerle devam ederim. Ama bu bana göre sadece özgürlüğün temel kavramıdır. Gerçi, İran'da Ahmedinejad ülkenin batı müziği dinlemesini yasaklıyor, Amerika'da ise Bush ülkenin tüm mail akışının denetlenmesini istiyordu. Çok macera dolu Amerika, çok özgür değil mi Rafet El Roman? Benzer şekilde, 1939'da Hitler Polonya'yı işgal ettiğinde iç düşmanlar belli idi: Yahudiler, komünistler, entelektüeller vesaire.. Aynı şekilde İsrail, ellerinde taş olan çocukların, dövizlerinde evlatlarının fotoğrafları olan annelerin kollarında olan boşluğu ''terörist'' yaftasıyla doldurmak istiyor. ''Teröristler!'' der içinizden bir ses onlara. İçinizdeki o ses resmi ideolojinin de etkisiyle sizi kontrol altına alır, vicdanınıza hükmeder. Devletler sizi özgür yapmaz.
Özgür birey sorumludur. Böylece sorumlu insanın da özgür olması gerekir. Eğer bir kişi ben sorumlu bir insanım diyorsa, neden sorumlu olduğunun da bilincinde olması gerekir. Gerçekten sorumlu bir insan bütün bir insanlıktan sorumludur, bütün bir insanlıktan sorumlu olmak için de geniş bir bilinç çerçevesine sahip olmak gerekir. Ama dünyanın nereden gelip nereye gittiğine, toplumsal yaşamın hangi süzgeçlerden geçip de ne şekilde devam ettiğini idirak edemeyen bir insanın evrensel düzeyde sorumlu olması mümkün değildir. özgür değildir. Kısa vadede dar bir alanda kısa paslaşmalar yapabilir elbette. Eşine karşı sorumludur, çocuklarına karşı sorumludur, patronuna karşı sorumludur ama dünyaya karşı sorumlu değildir.
Zaten şu anki bir düzende insanların tam anlamıyla özgür olmasından bahsedilemez. İnsanlar gündelik yaşam koşullarına o kadar kendilerini kaptırmış vaziyetteler ki eğer bir otomobil konusunda insanların birbirleriyle yarışı bittikten sonra dekorasyon konusunda yeni bir yarış başlıyor. Popüler kavramlarla içli dışlı olunuyor. İnsanları gözlemlediğim kadarıyla çoğunluğunu insani gereksinimler doyurmuyor. Roman'da insanı yakalamak, şiir okurken hayatın iliğini emmek ve de toplumsal olaylar hakkında söz sahibi olmak gibi bir telaşları yok.
Neden mi? Çünkü İsrail bu insanları turnusol kağıdı gibi gün yüzüne çıkardı ve bu toplum ikiye ayrıldı.
Siyonizmin kurucusu Herlz'in ruhu şad olmuştur. 1948'den bu yana Yahudi kavmi artık özgür, kendilerine ait hem de vaat edilmiş topraklarda bir ulus devlete sahipler. Son yapılanla ise Siyonistlerin bu ülke karşılığında ruhlarını şeytana sattığı anlaşıldı. (Zaten bilenler çoktu bunu)
Harun Yahya ismini her gördüğüm mekanda kendisinin dehşet verici antisemit kitapları ile göz göze geliyorum. Bana bakıyorlar, ''Yahudiler kaka dostum, al da bilgilen'' diyor o kitaplar bana. Harun Yahya'nın yağlı saçları ise gözümü delip geçiyor. Güneş gözlüğüm olmadığı için yoluma devam ediyorum. İnceleme fırsatım olmuyor Ah! Şimdi de ümmetçilerin sloganları kulaklarımı tırmalıyor. Walkman'im de olmadığı için koşarak uzaklaşıyorum sokaklardan, caddelerden. Sonra eve geliyorum, internette nefret mesajları! Kaçış yok! Bir yandan faşist sağ, bir yandan da gerici sağ, kaynak olarak Alman Nasyonal Sosyalizminden ve Hristiyan Nazizmin'den alan yurdum insanının (Şöyle ki, Avrupa'da bir zamanlar Yahudi ayinlerinde Hristiyan çocukların kurban edildiği söylentisi,Fransa'dan, İngiltere'den, Almanya, İtalya ve İspanya'dan kovulmaları, Yahudilerin faizle borç verme yasağı, Dreyfus olayı vesaire) bir takım eklemelerle pazara sunması ve içerdiği bilgilerin beni bırakın, sıradan bir Alman faşistini bile şaşırtma olasılığı tekrardan bana biz özgür müyüz sorusunu sordurtuyor.
Hayır değiliz.
Çünkü İsrail devletinin varlığını dahi meşru görmek ve bu devletin politikalarını sorgulamak başka bir şeydir, tüm Yahudilerin bu devletin siyasetlerinden sorumlu olduğunu ileri sürmek, Harun Yahya'nın kitaplarını okumak başka bir şeydir. Birincisi bir siyasi tavır olarak antisiyonizmdir, ikincisi ise bir tür hastalıktır, ırkçılıktır. Sen değil miydin Neo-Naziler Almanya'da Türklere ait ev ve işyerlerini kundaklamalarına sinirlenen? Ne oldu da şimdi elin Hitler'in sözlerini paylaşmaya gidiyor? Yoksa milliyetçiliğin iki yüzlülüğüne mi kurban oldun? Evet, Hitler belki de ilk defa işer yaradı. Sanalda, kendi başına değil de başkasının yazdığı-çizdiği-düşündüğü olgular üzerinden "sharing" yapan, hiçbir orijinal fikir üretemeyen bir nesil var artık.
Siyonistler ve antisemitistler şunu anlamıyorlar;
İsrail sorunu dün ortaya çıkmadı. Hitler'in hepsini öldürememesiyle de ortaya çıkmadı. Hamas'ın kuruluşu ile de ortaya çıkmadı. Filistinlilerin taş ve roket atmalarıyla ortaya çıkmadı. 62 yıl önce, bir grup insanın gelip silah zoruyla yerli halkı kovması ve dışlamasıyla ortaya çıktı. 62 yıldır yaşanan her olay her talihsizlik her cinayet temelde yatan bu haksızlıktan dolayı kaynaklanıyor. Filistinliler her yolu denediler. Silah kullandılar, Oslo görüşmeleri yapıldı ama sonuç koca bir hiç.
Alparslan Aslan , Vakit Gazetesi'nin o malum başlığından- hedef gösteren- sonra, Danıştay'ı basmış, insanları katletmişti. Şimdi de bir tümevarıma varırsak insanlar Yahudilere saldırıyor. Hayırdır? Adalet anlayışınız Taksim'deki Yahudi esnafına küfür etmek mi? Hitler'den methiyeler düzmek mi? İsrailli bisikletçilere saldırmak mı? Sanaldan bır ırka küfretmek mi? Neyle açıklanabilir bu? Mantalitenizi sevsinler. En iyisi uzaklaşmak benim için belki de.
Sonuç olarak, bu ve buna benzer farklarıı anlamadıkça ve bir devlet terörünü ırka endeksleme gayretinde bulundukça özgür olamazsınız. Ve eğer ileride çocuklarımıza güzel bir ülke bırakmak istiyorsanız değişmelisiniz. Çünkü kendini özgür gören insan, gelecekte kendini özgür görecek insanın taslağı gibidir. Değişmek de Facebook'tan ''Vatanını seviyorsan paylaş'' emrine uymaktan geçmiyor.
açlık kodlarının şifresini daha çözememiş ama
sürtünüyor birbirine, yağmalıyorlar.
(Özgürlük nedir?)
Yazıya özgürlük nedir diye başlayıp bir soru işareti koyabilirim. Sonra da ''kişinin önüne sunulan yada kendi iradesiyle yaratmış olduğu seçenekler arasından bir seçim yapması veya bunlar arasından hiçbirini seçmemesidir'' tadında kelimelerle devam ederim. Ama bu bana göre sadece özgürlüğün temel kavramıdır. Gerçi, İran'da Ahmedinejad ülkenin batı müziği dinlemesini yasaklıyor, Amerika'da ise Bush ülkenin tüm mail akışının denetlenmesini istiyordu. Çok macera dolu Amerika, çok özgür değil mi Rafet El Roman? Benzer şekilde, 1939'da Hitler Polonya'yı işgal ettiğinde iç düşmanlar belli idi: Yahudiler, komünistler, entelektüeller vesaire.. Aynı şekilde İsrail, ellerinde taş olan çocukların, dövizlerinde evlatlarının fotoğrafları olan annelerin kollarında olan boşluğu ''terörist'' yaftasıyla doldurmak istiyor. ''Teröristler!'' der içinizden bir ses onlara. İçinizdeki o ses resmi ideolojinin de etkisiyle sizi kontrol altına alır, vicdanınıza hükmeder. Devletler sizi özgür yapmaz.
Özgür birey sorumludur. Böylece sorumlu insanın da özgür olması gerekir. Eğer bir kişi ben sorumlu bir insanım diyorsa, neden sorumlu olduğunun da bilincinde olması gerekir. Gerçekten sorumlu bir insan bütün bir insanlıktan sorumludur, bütün bir insanlıktan sorumlu olmak için de geniş bir bilinç çerçevesine sahip olmak gerekir. Ama dünyanın nereden gelip nereye gittiğine, toplumsal yaşamın hangi süzgeçlerden geçip de ne şekilde devam ettiğini idirak edemeyen bir insanın evrensel düzeyde sorumlu olması mümkün değildir. özgür değildir. Kısa vadede dar bir alanda kısa paslaşmalar yapabilir elbette. Eşine karşı sorumludur, çocuklarına karşı sorumludur, patronuna karşı sorumludur ama dünyaya karşı sorumlu değildir.
Zaten şu anki bir düzende insanların tam anlamıyla özgür olmasından bahsedilemez. İnsanlar gündelik yaşam koşullarına o kadar kendilerini kaptırmış vaziyetteler ki eğer bir otomobil konusunda insanların birbirleriyle yarışı bittikten sonra dekorasyon konusunda yeni bir yarış başlıyor. Popüler kavramlarla içli dışlı olunuyor. İnsanları gözlemlediğim kadarıyla çoğunluğunu insani gereksinimler doyurmuyor. Roman'da insanı yakalamak, şiir okurken hayatın iliğini emmek ve de toplumsal olaylar hakkında söz sahibi olmak gibi bir telaşları yok.
Neden mi? Çünkü İsrail bu insanları turnusol kağıdı gibi gün yüzüne çıkardı ve bu toplum ikiye ayrıldı.
Siyonizmin kurucusu Herlz'in ruhu şad olmuştur. 1948'den bu yana Yahudi kavmi artık özgür, kendilerine ait hem de vaat edilmiş topraklarda bir ulus devlete sahipler. Son yapılanla ise Siyonistlerin bu ülke karşılığında ruhlarını şeytana sattığı anlaşıldı. (Zaten bilenler çoktu bunu)
Harun Yahya ismini her gördüğüm mekanda kendisinin dehşet verici antisemit kitapları ile göz göze geliyorum. Bana bakıyorlar, ''Yahudiler kaka dostum, al da bilgilen'' diyor o kitaplar bana. Harun Yahya'nın yağlı saçları ise gözümü delip geçiyor. Güneş gözlüğüm olmadığı için yoluma devam ediyorum. İnceleme fırsatım olmuyor Ah! Şimdi de ümmetçilerin sloganları kulaklarımı tırmalıyor. Walkman'im de olmadığı için koşarak uzaklaşıyorum sokaklardan, caddelerden. Sonra eve geliyorum, internette nefret mesajları! Kaçış yok! Bir yandan faşist sağ, bir yandan da gerici sağ, kaynak olarak Alman Nasyonal Sosyalizminden ve Hristiyan Nazizmin'den alan yurdum insanının (Şöyle ki, Avrupa'da bir zamanlar Yahudi ayinlerinde Hristiyan çocukların kurban edildiği söylentisi,Fransa'dan, İngiltere'den, Almanya, İtalya ve İspanya'dan kovulmaları, Yahudilerin faizle borç verme yasağı, Dreyfus olayı vesaire) bir takım eklemelerle pazara sunması ve içerdiği bilgilerin beni bırakın, sıradan bir Alman faşistini bile şaşırtma olasılığı tekrardan bana biz özgür müyüz sorusunu sordurtuyor.
Hayır değiliz.
Çünkü İsrail devletinin varlığını dahi meşru görmek ve bu devletin politikalarını sorgulamak başka bir şeydir, tüm Yahudilerin bu devletin siyasetlerinden sorumlu olduğunu ileri sürmek, Harun Yahya'nın kitaplarını okumak başka bir şeydir. Birincisi bir siyasi tavır olarak antisiyonizmdir, ikincisi ise bir tür hastalıktır, ırkçılıktır. Sen değil miydin Neo-Naziler Almanya'da Türklere ait ev ve işyerlerini kundaklamalarına sinirlenen? Ne oldu da şimdi elin Hitler'in sözlerini paylaşmaya gidiyor? Yoksa milliyetçiliğin iki yüzlülüğüne mi kurban oldun? Evet, Hitler belki de ilk defa işer yaradı. Sanalda, kendi başına değil de başkasının yazdığı-çizdiği-düşündüğü olgular üzerinden "sharing" yapan, hiçbir orijinal fikir üretemeyen bir nesil var artık.
Siyonistler ve antisemitistler şunu anlamıyorlar;
İsrail sorunu dün ortaya çıkmadı. Hitler'in hepsini öldürememesiyle de ortaya çıkmadı. Hamas'ın kuruluşu ile de ortaya çıkmadı. Filistinlilerin taş ve roket atmalarıyla ortaya çıkmadı. 62 yıl önce, bir grup insanın gelip silah zoruyla yerli halkı kovması ve dışlamasıyla ortaya çıktı. 62 yıldır yaşanan her olay her talihsizlik her cinayet temelde yatan bu haksızlıktan dolayı kaynaklanıyor. Filistinliler her yolu denediler. Silah kullandılar, Oslo görüşmeleri yapıldı ama sonuç koca bir hiç.
Alparslan Aslan , Vakit Gazetesi'nin o malum başlığından- hedef gösteren- sonra, Danıştay'ı basmış, insanları katletmişti. Şimdi de bir tümevarıma varırsak insanlar Yahudilere saldırıyor. Hayırdır? Adalet anlayışınız Taksim'deki Yahudi esnafına küfür etmek mi? Hitler'den methiyeler düzmek mi? İsrailli bisikletçilere saldırmak mı? Sanaldan bır ırka küfretmek mi? Neyle açıklanabilir bu? Mantalitenizi sevsinler. En iyisi uzaklaşmak benim için belki de.
Sonuç olarak, bu ve buna benzer farklarıı anlamadıkça ve bir devlet terörünü ırka endeksleme gayretinde bulundukça özgür olamazsınız. Ve eğer ileride çocuklarımıza güzel bir ülke bırakmak istiyorsanız değişmelisiniz. Çünkü kendini özgür gören insan, gelecekte kendini özgür görecek insanın taslağı gibidir. Değişmek de Facebook'tan ''Vatanını seviyorsan paylaş'' emrine uymaktan geçmiyor.
30 Mayıs 2010 Pazar
bir de gaymiş deyyus.
kemal kılıçdaroğlu sünnetsiz mi? değil mi? vakit eşrafı merak ediyor.
klasik giriş yapalım. eee ne olmuş? hüseyin üzmez de sünnetliydi, her yerde müslümanım diye yırtıyordu ya kendini bir zamanlar. gerçi hâlâ yırtıyor. yalnız bir şeyi çok merak ediyorum, gerek görmediğim için şu ana dek hiç vakit almadım, yazarlarını okumadım. duyduğum kadarıyla içinde gerçek hiç bir bilgi barındırmayan bu gazetenin hatırı sayılır bir tirajı varmış. gerçi seviyeli ve nitelikli bir bilgi içermesi beni ilgilendirmiyor ama bu gazetenin yaklaşık 55.000 kişinin alıp ne gördüğüdür. bu bende hep merak uyandırmıştır. hadi bunu bir grup gürbüz abaza murat 124 hastası besili otuzbirci sevimli korkak pembe tenli osurukçu ergen alıyor diyelim, yahu porno var! sana ne 1956 model video kamerayla baykal(!)'dan, özel kalem müdüründen, sünnetsiz kılıçdaroğlu'ndan! git milfhunter'a. git arkadaşım valla orası daha güzel. memeler iri. görüntü net. çok net.
dediğim gibi hiç alıp okumadığım için sadece gündem yaratan haberlerine göre yorum yapabiliyorum, umarım abdurrahman dilipak severlerin sakal ve turşu kavanozu camlı gözlük fantezisi vardır.
klasik giriş yapalım. eee ne olmuş? hüseyin üzmez de sünnetliydi, her yerde müslümanım diye yırtıyordu ya kendini bir zamanlar. gerçi hâlâ yırtıyor. yalnız bir şeyi çok merak ediyorum, gerek görmediğim için şu ana dek hiç vakit almadım, yazarlarını okumadım. duyduğum kadarıyla içinde gerçek hiç bir bilgi barındırmayan bu gazetenin hatırı sayılır bir tirajı varmış. gerçi seviyeli ve nitelikli bir bilgi içermesi beni ilgilendirmiyor ama bu gazetenin yaklaşık 55.000 kişinin alıp ne gördüğüdür. bu bende hep merak uyandırmıştır. hadi bunu bir grup gürbüz abaza murat 124 hastası besili otuzbirci sevimli korkak pembe tenli osurukçu ergen alıyor diyelim, yahu porno var! sana ne 1956 model video kamerayla baykal(!)'dan, özel kalem müdüründen, sünnetsiz kılıçdaroğlu'ndan! git milfhunter'a. git arkadaşım valla orası daha güzel. memeler iri. görüntü net. çok net.
dediğim gibi hiç alıp okumadığım için sadece gündem yaratan haberlerine göre yorum yapabiliyorum, umarım abdurrahman dilipak severlerin sakal ve turşu kavanozu camlı gözlük fantezisi vardır.
28 Mayıs 2010 Cuma
Ö M E R D İ N Ç E R (gerilim oldu böyle yazınca di mi)
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, 30 madencinin yaşamını yitirdiği facia için kelimelerin bile yetmediği bir açıklama yaptı. Dinçer, madenciler için "Güzel öldüler" dedi, ailelerin huzur içinde olduğunu ileri sürdü.
Hımmm.
Pes.
....
Ben hâlâ pes diyorum çünkü teselli edebiyatında ortaya çıkıyor bu adamlar. Öncesinde görmek mümkün müdür? Maden kazalarında, depremlerde ve tersane facialarında ölümü alınyazısına bağlamak, güzel öldüler edebiyatı yapmak suçu kabullenememenin sonucudur. Bir hükümetin görevi iş kazalarını en aza indirecek önlemleri almaktır. Türkiye'de ise iş kazalarının faturası Allah'ın çizdiği yola kesişiyor işte. Bu tür kazalar Amerika Birleşik Devletleri'nde olmuş olsaydı sorumlular hapise sokulup koğuşun anahtarı grizu patlamasıyla imha edilirdi. Bu British Petroleum gibi önde gelen şirket tarafında da meydana gelse bile. Ödenecek tazminatlar ise o şirketin iflasını doğururdu. Akp hükümeti döneminde bu tür insanların, bu tür niteliksiz ve bilgisiz kişiler başa gelmesi sebebiyle, özelleştirmeler bu şekilde devam ettiği için de, tüm işçilerin kaderinde ölüm var. Türkiye'de her 5 saatte bir işçi iş kazasından dolayı ölüyor artık. Fabrikalarda, inşaatlarda, tersanelerde, maden ocaklarında binlerce insanımız ölür, on binlercesi sakat kalır, çürük binalara iskan izni veren inşaat mühendisleri sokaklarda geziyor, Veli Göçer hariç.
Sevgili arkadaşlar, güzel de ölmemişlerdir çünkü bu madencilerin çoğunun ölümü örneğin 70 yaşında kalp krizi ile sonlanmalıydı. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, "ne yapalım kaderimiz böyle" diyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir."Bir din adamı ''ben inançlı bir adamım, kadere inanırım, seninle de tartışmam bu yüzden.'' diyebilir. Ama bir ülkenin başbakanının inançlı-inançsız tüm insanları ikna edecek bir açıklamada bulunması zorunludur, değilse def olmalıdır. Bu durumda eğer kader ise bu olanlar, inançsız bir maden işçisi kaba bir tabirle ''Başbakan beni siklemiyor'' diyebilir.
Bunları niye yazdım, çünkü ''kaderci'' başbakan'ın sözlerine körükle gitmiş Ömer Dinçer. Memlekette ölüm şekillerine önem veriyoruz, cinayetçiler bildiğim kadarıyla hep linç edilmek istenir. İnsan yapınca cinayet, devlet yapınca ise bir farklılık olmuyor, hatta gayri resmî idam cezası deniyor. İktidarları sayesinde ''güzel'' öldüler o işçiler.
Hımmm.
Pes.
....
Ben hâlâ pes diyorum çünkü teselli edebiyatında ortaya çıkıyor bu adamlar. Öncesinde görmek mümkün müdür? Maden kazalarında, depremlerde ve tersane facialarında ölümü alınyazısına bağlamak, güzel öldüler edebiyatı yapmak suçu kabullenememenin sonucudur. Bir hükümetin görevi iş kazalarını en aza indirecek önlemleri almaktır. Türkiye'de ise iş kazalarının faturası Allah'ın çizdiği yola kesişiyor işte. Bu tür kazalar Amerika Birleşik Devletleri'nde olmuş olsaydı sorumlular hapise sokulup koğuşun anahtarı grizu patlamasıyla imha edilirdi. Bu British Petroleum gibi önde gelen şirket tarafında da meydana gelse bile. Ödenecek tazminatlar ise o şirketin iflasını doğururdu. Akp hükümeti döneminde bu tür insanların, bu tür niteliksiz ve bilgisiz kişiler başa gelmesi sebebiyle, özelleştirmeler bu şekilde devam ettiği için de, tüm işçilerin kaderinde ölüm var. Türkiye'de her 5 saatte bir işçi iş kazasından dolayı ölüyor artık. Fabrikalarda, inşaatlarda, tersanelerde, maden ocaklarında binlerce insanımız ölür, on binlercesi sakat kalır, çürük binalara iskan izni veren inşaat mühendisleri sokaklarda geziyor, Veli Göçer hariç.
Sevgili arkadaşlar, güzel de ölmemişlerdir çünkü bu madencilerin çoğunun ölümü örneğin 70 yaşında kalp krizi ile sonlanmalıydı. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, "ne yapalım kaderimiz böyle" diyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir."Bir din adamı ''ben inançlı bir adamım, kadere inanırım, seninle de tartışmam bu yüzden.'' diyebilir. Ama bir ülkenin başbakanının inançlı-inançsız tüm insanları ikna edecek bir açıklamada bulunması zorunludur, değilse def olmalıdır. Bu durumda eğer kader ise bu olanlar, inançsız bir maden işçisi kaba bir tabirle ''Başbakan beni siklemiyor'' diyebilir.
Bunları niye yazdım, çünkü ''kaderci'' başbakan'ın sözlerine körükle gitmiş Ömer Dinçer. Memlekette ölüm şekillerine önem veriyoruz, cinayetçiler bildiğim kadarıyla hep linç edilmek istenir. İnsan yapınca cinayet, devlet yapınca ise bir farklılık olmuyor, hatta gayri resmî idam cezası deniyor. İktidarları sayesinde ''güzel'' öldüler o işçiler.
güler zere
birkaç şey üzerine yoğunlaşmak gerekiyor sanırım. öncelikle türkiye totaliter bir ülke midir? yönetimde tekel mi istenir? yoksa insan hakları konusunda iddialı bir ülke mi olmak istiyoruz? olmak istiyorsak şu ana kadar pek bir aşama kaydedemediğimiz için daha çok çalışılması gerekir ve de bunun önceliği insana bakış açısının değişmesi birçok insan için elzemdir. insanın öz ve öz hakkı olan yaşam hakkı kutsaldır. buraya kadar herkesin hemfikir olduğunu düşünüyorum. fikir ayrılığının başladığı nokta ise şurası: insan ve suçlu ayrımı. burası aynı zamanda fikir ayrılığının sebebi olduğu gibi sorunların da başladığı yer. çünkü uluslararası hukuk literatüründen anlaşılacağı üzere ''hak'' konusunda uluslararası hukuk zanlı olarak addedilen kişinin neye dayanarak suçlu olduğu ile ilgilenmiyor, bu hukuk terminolojisinin sadece bir birey ve insan olması onun temel haklara sahip olmasına zemin sağlıyor. tamam arkadaşım, buna itiraz yöntemi âşikar: güler zere bölücüdür, masum insanları öldürmüştür. bunda da toplumumuzun büyük oranı aynı fikri taşıyor, siyasal şiddetten nefret eden ben mesela. güler zere adlı şahıs teröre yönelik eylemler içinde bulunmuş bölücü harekatın destekleyicisi konumundan zan altına alınmıştır. burada ise gözden kaçan mevzu şudur: kime göre bölücü güler zere. türkiye'ye göre. lâkin türkiye cumhuriyeti insan hakları bildirgesi'ni imzalamış ve insan hakları mahkemesi'ne üye bir devlet. bu boş yere marjinallik olsun diye yapılan bir eylem değil, bir anlamı vardır. anlamı da şudur: "bu mahkemenin aldığı kararlar ya da bu bildirgenin taşıdığı koşullar, uluslararası tüm teamüllerde geçerliği olan ve üye olan devletin var olan tüm ulusal yasalarından üstün koşullardır." şimdi yazının en başına dönersek ve insan hakları'nın sadece ''insanın sahip olduğu öz haklarla ilgilendiğini sizlere hatırlatmış olursam güler zere'nin bu bildirgeye göre çoktan serbest kalarak tedavisine dışarıdan devam etmesi sonucu doğurur.bu gibi maddeler hukukta değişmezdir. kimse hukuku kafasına göre ırgalayamaz. eğer ''ölsün gebersin gebersin de gebersin ahahhahaahha'' dediğimizde bizim hukuka saygımız yoktur, duygu vardır. ama bu duygu ise insancıl değil tehlikelidir.
ey kısasa kısasçılar! işte bu yüzden sizin sorununuz güler zere değil, insan hakları bildirgesi'nde geçen kurallar iledir. size uygun olmadığı o kadar bariz ki şu nefret mesajlarından belli çünkü en basitinden:
madde 3 -yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
güler zere masum insanları öldürmüştür, evet. cezasını da çekmelidir ama insani koşullar altında. resmi kurum ve yetkililer, mahpusların yeterli düzeyde sağlıklı yaşam koşullarına ve tıbbi bakıma erişimini sağlamakla yükümlüdür. uluslararası standartlar, cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmetinin, cezaevi dışındaki olanaklarla eşit olması düsturu üstüne oluşturulmuştur. ama bu bu ülkede oluşturulmadı. bu yüzden güler zere'ye af istenmedi, merhamet istenmedi sadece hakkı istendi. cezaevinde tedavi edilecekti ama gereklilik ihlâlinden dolayı dışarıda tedavisi istendi, zamanında çıkarılmadı. yazının ortasında da belirttiğim gibi asıl soru şudur neyi tercih etmeliyiz ya da nasıl bir hukuk düzeni istiyoruz?
güler zere bugünün resmi ideolojisi ve devlet yapısı içinde bir teröristtir. gün gelir türkiye bir islam devletine dönüşür ya da bir federasyon haline gelir, o zaman da dağa çıkan bir ulusalcıya terörist denecektir bu ülkede. bir ibda-c militanının söz hakkı olabileceği günleri de görebiliriz. iran'da bir besiç tarafından vurulan nida sultan'ı hatırlayın. şahsen içim parçalanmıştı. fakat o kızın ölümü o ülkenin yapısını benimseyen muhafazakar bir vatandaş tarafından normal karşılanmış olabilir. güler zere'nin ne davası ne de faaliyetlerinin benim için bir anlamı vardır. ilgilendiğim tek şey güler zere'nin de bir kemalist gibi, bir islamcı gibi, oldukça sıradan bir hayatı olan bir devlet memuru gibi ya da bir nekrofili gibi insan olmasıdır.
ey kısasa kısasçılar! işte bu yüzden sizin sorununuz güler zere değil, insan hakları bildirgesi'nde geçen kurallar iledir. size uygun olmadığı o kadar bariz ki şu nefret mesajlarından belli çünkü en basitinden:
madde 3 -yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
güler zere masum insanları öldürmüştür, evet. cezasını da çekmelidir ama insani koşullar altında. resmi kurum ve yetkililer, mahpusların yeterli düzeyde sağlıklı yaşam koşullarına ve tıbbi bakıma erişimini sağlamakla yükümlüdür. uluslararası standartlar, cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmetinin, cezaevi dışındaki olanaklarla eşit olması düsturu üstüne oluşturulmuştur. ama bu bu ülkede oluşturulmadı. bu yüzden güler zere'ye af istenmedi, merhamet istenmedi sadece hakkı istendi. cezaevinde tedavi edilecekti ama gereklilik ihlâlinden dolayı dışarıda tedavisi istendi, zamanında çıkarılmadı. yazının ortasında da belirttiğim gibi asıl soru şudur neyi tercih etmeliyiz ya da nasıl bir hukuk düzeni istiyoruz?
güler zere bugünün resmi ideolojisi ve devlet yapısı içinde bir teröristtir. gün gelir türkiye bir islam devletine dönüşür ya da bir federasyon haline gelir, o zaman da dağa çıkan bir ulusalcıya terörist denecektir bu ülkede. bir ibda-c militanının söz hakkı olabileceği günleri de görebiliriz. iran'da bir besiç tarafından vurulan nida sultan'ı hatırlayın. şahsen içim parçalanmıştı. fakat o kızın ölümü o ülkenin yapısını benimseyen muhafazakar bir vatandaş tarafından normal karşılanmış olabilir. güler zere'nin ne davası ne de faaliyetlerinin benim için bir anlamı vardır. ilgilendiğim tek şey güler zere'nin de bir kemalist gibi, bir islamcı gibi, oldukça sıradan bir hayatı olan bir devlet memuru gibi ya da bir nekrofili gibi insan olmasıdır.
23 Mayıs 2010 Pazar
ah açeydim gollarımı, subjektif oleydim.
siyonizm.
çok ilginç bir kavram. bu kavramın mimari herlz, yahudi devleti adındaki kitabında da anlatır ki; antisemitizm sosyal, ekonomik ve siyasi sebeplerden dolayı var olmaz. yahudi olmayan herkes antisemitisttir. ve herlz antisemitistleri bağışlamıştır. bağışlamasının altındaki sebep ise yahudi olmayanların yapabileceği bir şey yok çünkü yahudi olmayan insanların antisemitist olması onların doğal bir özelliğidir, yapabilecek bir şey yok der. buradan herlz kurtuluş olarak sadece tek şeyi görür, ırkçılıkla karşılaşmadan yaşayabilmek için tek şart kendi ulus devletlerini kurmaktır.
burada ise madalyonun öbür yüzü şudur. siyonizm, yahudi olmayan bütün ırkların antisemitist olmasını ırksal nedenlere bağladığı için kendisi ırkçılıktır. yani bir özelliği ırksal nedenlere bağlamaktır mevzu. ve bu yüzden müslüman dünyasında 1948'den beri yahudi düşmanlığı özellikle artmıştır. tarihin ilginç bir cilvesidir ki, yahudilerin avrupa'da karşılaştıkları ırkçılık ve faşizmden kurtulmak amacıyla kurulan israil devleti, bir başka halkı yok saydığı için kuruluş aşamasında, bir yahudi'nin yaşayabileceği en tehlikeli yer. ve de kutuplaşma tüm hızıyla devam etmekte. bildiğim kadarıyla haaretz gazetesinin bir anketine göre israil halkının %52si hava harekatını, %21 ise hava harekatına ek olarak kara harekatı istiyor filistin'de ki ''terör'' unsurları için. yani halkın %70inden fazlası savaş yanlısı.
siyonistler şunu anlamıyorlar:
israil sorunu dün ortaya çıkmadı. hamas'ın kuruluşu ile ortaya çıkmadı. filistinlilerin taş ve roket atmalarıyla ortaya çıkmadı. 62 yıl önce, bir grup insanın gelip silah zoruyla yerli halkı kovması ve dışlamasıyla ortaya çıktı. 62 yıldır yaşanan her olay her talihsizlik her cinayet temelde yatan bu haksızlıktan dolayı kaynaklanıyor. filistinliler her yolu denediler. silah kullandılar, oslo görüşmeleri yapıldı ama sonuç koca bir hiç.
türkiye ne yapmalı? öyle davos'larda ahkâm keserek değil, 167 milyon dolarlık silah anlaşmalarını iptal ederek bu haksızlığa karşı çıkmalı en basitinden. haktan yana olmak budur, kürsülerden nutuk çekmek değildir.
çok ilginç bir kavram. bu kavramın mimari herlz, yahudi devleti adındaki kitabında da anlatır ki; antisemitizm sosyal, ekonomik ve siyasi sebeplerden dolayı var olmaz. yahudi olmayan herkes antisemitisttir. ve herlz antisemitistleri bağışlamıştır. bağışlamasının altındaki sebep ise yahudi olmayanların yapabileceği bir şey yok çünkü yahudi olmayan insanların antisemitist olması onların doğal bir özelliğidir, yapabilecek bir şey yok der. buradan herlz kurtuluş olarak sadece tek şeyi görür, ırkçılıkla karşılaşmadan yaşayabilmek için tek şart kendi ulus devletlerini kurmaktır.
burada ise madalyonun öbür yüzü şudur. siyonizm, yahudi olmayan bütün ırkların antisemitist olmasını ırksal nedenlere bağladığı için kendisi ırkçılıktır. yani bir özelliği ırksal nedenlere bağlamaktır mevzu. ve bu yüzden müslüman dünyasında 1948'den beri yahudi düşmanlığı özellikle artmıştır. tarihin ilginç bir cilvesidir ki, yahudilerin avrupa'da karşılaştıkları ırkçılık ve faşizmden kurtulmak amacıyla kurulan israil devleti, bir başka halkı yok saydığı için kuruluş aşamasında, bir yahudi'nin yaşayabileceği en tehlikeli yer. ve de kutuplaşma tüm hızıyla devam etmekte. bildiğim kadarıyla haaretz gazetesinin bir anketine göre israil halkının %52si hava harekatını, %21 ise hava harekatına ek olarak kara harekatı istiyor filistin'de ki ''terör'' unsurları için. yani halkın %70inden fazlası savaş yanlısı.
siyonistler şunu anlamıyorlar:
israil sorunu dün ortaya çıkmadı. hamas'ın kuruluşu ile ortaya çıkmadı. filistinlilerin taş ve roket atmalarıyla ortaya çıkmadı. 62 yıl önce, bir grup insanın gelip silah zoruyla yerli halkı kovması ve dışlamasıyla ortaya çıktı. 62 yıldır yaşanan her olay her talihsizlik her cinayet temelde yatan bu haksızlıktan dolayı kaynaklanıyor. filistinliler her yolu denediler. silah kullandılar, oslo görüşmeleri yapıldı ama sonuç koca bir hiç.
türkiye ne yapmalı? öyle davos'larda ahkâm keserek değil, 167 milyon dolarlık silah anlaşmalarını iptal ederek bu haksızlığa karşı çıkmalı en basitinden. haktan yana olmak budur, kürsülerden nutuk çekmek değildir.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
maden.
çok fazla birşey söylemeyeceğim. bir din adamı ''ben inançlı bir adamım, kadere inanırım, seninle de tartışmam bu yüzden.'' diyebilir. ama bir ülkenin başbakanının inançlı-inançsız tüm insanları ikna edecek bir açıklamada bulunması zorunludur, değilse siktir olmalıdır. bu durumda eğer kader ise bu olanlar, inançsız bir maden işçisi kaba bir tabirle ''başbakan beni siklemiyor'' diyebilir. ben de.
16 Mayıs 2010 Pazar
Güvercin.
beyoğlu artık güvenli.
lacivert ordu beni de yendi.
sordum onları ne gerdi,
farklı olanlar onların derdi.
hrant dink, kimilerine göre 300.000 kimilerine göre 1.500.000 ermeni'nin yok edildiği bir sürecin ardından, ermeni kimliği ile kamusal alanda söz sahibi olmuş en etkili aydındı. ermeni diasporası ve türk resmî tarih tezi karşısındaki özgün tutumu onu ayrı özel kılıyordu. hrant dink, ermeni kimliğini vurguluyor, soykırım tartışmalarında inandığı doğrulardan taviz vermeden iki halk arasında kimilerince kurulması imkânsız olarak görülen dostluğun ve kardeşlik bağının oluşturulmasına çalışıyordu. bu yazıda nasıl devlet tarafından sistematik bir biçimde ölüme yolcu edildiğini özetleyip bakunin'i haklı çıkarmaya çalışacağım.
agos, 6 şubat 2004'te hrispine sebilciyan ile yapılmış olan bir ropörtaja yer verdi. sabiha gökçen'in bir ermeni yetimi olduğu iddiasına yer veriyordu. bu tarihten 2 hafta sonra hürriyet gazetesinde bu haber manşet oldu. haberin yayınlanmasından bir gün sonra genelkurmay başkanlığı bir bildiri yayımladı ve bu bildiride '' son zamanlarda medyanın bir bölümünde atatürk milliyetçiliğine ve ulus devlet yapısına karşı yapılan temelsiz eleştirilerin bilinçli ve bilinçsiz olarak verildiği görülmektedir'' dendi. militarizm askerî varlığın savaşma ve sınır bekleme işlevleri dışında diğer toplumsal, ekonomik, siyasal olaylara müdahalesi, yaptıklarının uygulanması ve kabul görmesidir. militarist bir ülkeyiz işte. sabiha gökçen'in ermeni olma ihtimali millî bütünlüğe aykırı olarak görülüyordu genelkurmay tarafından. bu ''hizaya çekme'' amaçlı bildiri, dink'in hedef haline getirilmesi için başlangıçtı. zaten daha sonra bu bildiri sebebiyle istanbul valiliği dink'i yanlarına çağırıp, uyarılır.
daha sonra, milliyet gazetesi'nden hasan pulur ve hürriyet gazetesi'nden melih âşık, dink'i hedef haline getiren köşe yazıları yazdılar (yazıların teması: aba altından sopa göstemekti). cumhuriyet gazetesi'nden ilhan selçuk ise yazısında ''ermenilerin çocuklarını bırakıp kaçtıklarını'' yazar. ilhan selçuk böylece dink'i hedef göstermek bir yana, katledilen bir halkın acısını aşağılamaktadır. emin çölaşan ise ''şeriat kurallarına göre yönetilmeyi iste, apo'ya özgürlük iste, ülkenin bölünmesini iste'' cümleleriyle dink'in tavrını bambaşka bir bağlama taşır ve yazılarının devamında ''türk'ün kanının zehirli olduğunu öne süren yazar'' diye hedef gösterir. yeniçağ gazetesi ise ''dink'in ülkeyi tasfiye etmeye çalıştığını'' ileri sürer. çaresiz kalan dink basın konseyi'ne şikâyette bulunur. ve yeniçağ gazetesi sadece uyarı alır.
''türk'ten boşalacak zehirli kan ibaresi'' ise diasporanın gözündeki türk imajıdır. hrant yazısında bunu belirtmiştir. ama deniz som, ve diğer faşist yazarlar tarafından cımbızlanmıştır bu ibare. som, cımbızlamasının sonucunda dink'e ''adolf hitler'den bile faşist olduğunu'' söyler. ülkücüler ise ''türk'ten boşalacak zehirli kan'' ibaresi sebebiyle agos'un önünde toplanıp eylemler yaparlar. ''kahrolsun asala'', ''ya sev ya terk et'' gibi. gündem gazetesi ve kanal 7 dışında hiçbir medya kuruluşu bunu haber yapmaz.
2005 nisan'ında dink hakkında urfa'daki bir konferans sebebiyle dava açılır. panelde ''kahraman ırkıma bir gül'' dizisini söylemediğini, ''çalışkan halkıma bir gül'' dense rahatlıkla söyleyebileceğini belirtir. yeniçağ gazetesi ise ''kovun bunları, ya sev ya terk et'' sloganlarını manşet yapar.
devlete gelince, trabzon emniyet müdürlüğü de, ogün samast'ın yaşadığı pelitli belediyesindeki insanlar da, istanbul emniyet müdürlüğü'nden yetkin isimler de bu cinayeti önceden biliyorlardı. polis muhbiri olan erhan tuncel daha önce söylemesine rağmen gram önlem alınmaz.
hrant dink'i öldüren ırkçılık temelleri üzerine kurulmuş olan devlettir, onun borozancılığını yapan burjuvazi medyadır.
''kutlayanım var ağlayanım da
bak sana bayram bana bomba
kutlayamazsan ağla yanımda
ruhumu al da yüzleş aklınla''
hrant için, adalet için. seni hiçbir zaman unutturmayacağız.
lacivert ordu beni de yendi.
sordum onları ne gerdi,
farklı olanlar onların derdi.
hrant dink, kimilerine göre 300.000 kimilerine göre 1.500.000 ermeni'nin yok edildiği bir sürecin ardından, ermeni kimliği ile kamusal alanda söz sahibi olmuş en etkili aydındı. ermeni diasporası ve türk resmî tarih tezi karşısındaki özgün tutumu onu ayrı özel kılıyordu. hrant dink, ermeni kimliğini vurguluyor, soykırım tartışmalarında inandığı doğrulardan taviz vermeden iki halk arasında kimilerince kurulması imkânsız olarak görülen dostluğun ve kardeşlik bağının oluşturulmasına çalışıyordu. bu yazıda nasıl devlet tarafından sistematik bir biçimde ölüme yolcu edildiğini özetleyip bakunin'i haklı çıkarmaya çalışacağım.
agos, 6 şubat 2004'te hrispine sebilciyan ile yapılmış olan bir ropörtaja yer verdi. sabiha gökçen'in bir ermeni yetimi olduğu iddiasına yer veriyordu. bu tarihten 2 hafta sonra hürriyet gazetesinde bu haber manşet oldu. haberin yayınlanmasından bir gün sonra genelkurmay başkanlığı bir bildiri yayımladı ve bu bildiride '' son zamanlarda medyanın bir bölümünde atatürk milliyetçiliğine ve ulus devlet yapısına karşı yapılan temelsiz eleştirilerin bilinçli ve bilinçsiz olarak verildiği görülmektedir'' dendi. militarizm askerî varlığın savaşma ve sınır bekleme işlevleri dışında diğer toplumsal, ekonomik, siyasal olaylara müdahalesi, yaptıklarının uygulanması ve kabul görmesidir. militarist bir ülkeyiz işte. sabiha gökçen'in ermeni olma ihtimali millî bütünlüğe aykırı olarak görülüyordu genelkurmay tarafından. bu ''hizaya çekme'' amaçlı bildiri, dink'in hedef haline getirilmesi için başlangıçtı. zaten daha sonra bu bildiri sebebiyle istanbul valiliği dink'i yanlarına çağırıp, uyarılır.
daha sonra, milliyet gazetesi'nden hasan pulur ve hürriyet gazetesi'nden melih âşık, dink'i hedef haline getiren köşe yazıları yazdılar (yazıların teması: aba altından sopa göstemekti). cumhuriyet gazetesi'nden ilhan selçuk ise yazısında ''ermenilerin çocuklarını bırakıp kaçtıklarını'' yazar. ilhan selçuk böylece dink'i hedef göstermek bir yana, katledilen bir halkın acısını aşağılamaktadır. emin çölaşan ise ''şeriat kurallarına göre yönetilmeyi iste, apo'ya özgürlük iste, ülkenin bölünmesini iste'' cümleleriyle dink'in tavrını bambaşka bir bağlama taşır ve yazılarının devamında ''türk'ün kanının zehirli olduğunu öne süren yazar'' diye hedef gösterir. yeniçağ gazetesi ise ''dink'in ülkeyi tasfiye etmeye çalıştığını'' ileri sürer. çaresiz kalan dink basın konseyi'ne şikâyette bulunur. ve yeniçağ gazetesi sadece uyarı alır.
''türk'ten boşalacak zehirli kan ibaresi'' ise diasporanın gözündeki türk imajıdır. hrant yazısında bunu belirtmiştir. ama deniz som, ve diğer faşist yazarlar tarafından cımbızlanmıştır bu ibare. som, cımbızlamasının sonucunda dink'e ''adolf hitler'den bile faşist olduğunu'' söyler. ülkücüler ise ''türk'ten boşalacak zehirli kan'' ibaresi sebebiyle agos'un önünde toplanıp eylemler yaparlar. ''kahrolsun asala'', ''ya sev ya terk et'' gibi. gündem gazetesi ve kanal 7 dışında hiçbir medya kuruluşu bunu haber yapmaz.
2005 nisan'ında dink hakkında urfa'daki bir konferans sebebiyle dava açılır. panelde ''kahraman ırkıma bir gül'' dizisini söylemediğini, ''çalışkan halkıma bir gül'' dense rahatlıkla söyleyebileceğini belirtir. yeniçağ gazetesi ise ''kovun bunları, ya sev ya terk et'' sloganlarını manşet yapar.
devlete gelince, trabzon emniyet müdürlüğü de, ogün samast'ın yaşadığı pelitli belediyesindeki insanlar da, istanbul emniyet müdürlüğü'nden yetkin isimler de bu cinayeti önceden biliyorlardı. polis muhbiri olan erhan tuncel daha önce söylemesine rağmen gram önlem alınmaz.
hrant dink'i öldüren ırkçılık temelleri üzerine kurulmuş olan devlettir, onun borozancılığını yapan burjuvazi medyadır.
''kutlayanım var ağlayanım da
bak sana bayram bana bomba
kutlayamazsan ağla yanımda
ruhumu al da yüzleş aklınla''
hrant için, adalet için. seni hiçbir zaman unutturmayacağız.
30 Nisan 2010 Cuma
İntihar etmek üzere olan bir adamın beyin gel-git'i.--
Melankolik bir adamım, evet.
Mutsuz değilim. Melankoli hüznün mutluluğudur.
''ressam sus!
söz bende
doğasındayım kokumun
molozdum
dökük sırtımda
burnum kırmızı
havadan
uzattım yerimi
toprak geniş
ne diye çizersin
sustu çöp
kılından acıdı koku
doğasından aldım
söz sende
akışkanlığınıza döküldüm
hadi şimdi çiz
darlığımda
ne kadar genişim''
Hayır öyle değil! Eğer dizlerine çekiç vurulduğuna refleks vermiyorsan, bedenin 30 derecede ise, korkutulduğunda refleks göstermiyorsan, kan dolaşımın durmuşsa, en sevdiğin dram filmine ağlayamıyorsan zaten biyolojik olarak ölmüşsündür. Sorduğun soru insandan insana göre değişecektir. Ben tam cevabını bilmiyorum sorunun, sadece inanıyorum. Ölenlerin bizleri terk ettiğine inanmıyorum. Nedenini bilmiyorum. Çünkü ölümün bu dünyanın belirsizlik konsolosluğu olduğunu söylüyorum. Sadece inanmıyorum.
Önemli olan şudur. İçinizdekiler yavaş yavaş gittiğinde, tükenmeye başladığında, artık her sabah kalktığınızda neden kalkıyorum ki ben diye kendinize sormaya başladığında, sevgilinin kalp atış sesini dinlemekten bıktığında, yeni güne, yeni insanlara, yeni umutlara, çocuğunun ilk kız/erkek arkadaşıyla gittiği ilk aşk filmini sana anlatmasına, mutluluğa, huzura karşı bir istemsiz cephen varsa RUHEN ÖLMÜŞSÜNDÜR. En kötü hastalığın son altın vuruşu gibi her gün seni öldürüyordur.
Bedenen ölüm olduğu gibi ruhen de bir ölüm vardır.
Asıl terk ediş budur. Bunca acı, bunca keder, hayatın toplam pisliği sadece iki kelimede birleşir.
Bedenen bir ölümü tercih ederim ben de işte. Eğer bu ölümde de terk ediş var ise, en azından doğanın kanunu bu. Vicdan azabı çekmem neden kendim için çabalamadım diye. Uzun süredir çabalıyorum.
'''ressam,
sevgili kadar merhamet ister
tutuklu kalmak kar güneşinde.'''
---
Psikiyatri hastalarını ne bekler?
Fatura.
Mutsuz değilim. Melankoli hüznün mutluluğudur.
''ressam sus!
söz bende
doğasındayım kokumun
molozdum
dökük sırtımda
burnum kırmızı
havadan
uzattım yerimi
toprak geniş
ne diye çizersin
sustu çöp
kılından acıdı koku
doğasından aldım
söz sende
akışkanlığınıza döküldüm
hadi şimdi çiz
darlığımda
ne kadar genişim''
Hayır öyle değil! Eğer dizlerine çekiç vurulduğuna refleks vermiyorsan, bedenin 30 derecede ise, korkutulduğunda refleks göstermiyorsan, kan dolaşımın durmuşsa, en sevdiğin dram filmine ağlayamıyorsan zaten biyolojik olarak ölmüşsündür. Sorduğun soru insandan insana göre değişecektir. Ben tam cevabını bilmiyorum sorunun, sadece inanıyorum. Ölenlerin bizleri terk ettiğine inanmıyorum. Nedenini bilmiyorum. Çünkü ölümün bu dünyanın belirsizlik konsolosluğu olduğunu söylüyorum. Sadece inanmıyorum.
Önemli olan şudur. İçinizdekiler yavaş yavaş gittiğinde, tükenmeye başladığında, artık her sabah kalktığınızda neden kalkıyorum ki ben diye kendinize sormaya başladığında, sevgilinin kalp atış sesini dinlemekten bıktığında, yeni güne, yeni insanlara, yeni umutlara, çocuğunun ilk kız/erkek arkadaşıyla gittiği ilk aşk filmini sana anlatmasına, mutluluğa, huzura karşı bir istemsiz cephen varsa RUHEN ÖLMÜŞSÜNDÜR. En kötü hastalığın son altın vuruşu gibi her gün seni öldürüyordur.
Bedenen ölüm olduğu gibi ruhen de bir ölüm vardır.
Asıl terk ediş budur. Bunca acı, bunca keder, hayatın toplam pisliği sadece iki kelimede birleşir.
Bedenen bir ölümü tercih ederim ben de işte. Eğer bu ölümde de terk ediş var ise, en azından doğanın kanunu bu. Vicdan azabı çekmem neden kendim için çabalamadım diye. Uzun süredir çabalıyorum.
'''ressam,
sevgili kadar merhamet ister
tutuklu kalmak kar güneşinde.'''
---
Psikiyatri hastalarını ne bekler?
Fatura.
13 Mart 2010 Cumartesi
Çok sevmek ve çok ağlamak istiyorum.
Üç gece önce sevgilim öldü. Odamda tek başına çay içiyorum bugün. Bilinçli yaşamak istemiyorum artık. Hayatı özümsemeyi istemiyorum. Yaşam sevgisinin bütün uzuvlarını bedenimden söküp atmaya çalışıyorum şu an. Benzeri olmayan bir yanılsama değilim, Ferhat ya da Mecnun hiç değilim. Odamdayım. Son zamanlarda popülaritesi artmış, politikacıların kavga kaynağı olan kenarları mükemmel bir açıyla kıvrılmış ceylan derisi bir koltukta oturmuş vaziyette dümdüz karşıya bakıyorum sadece. Siyasetle haşır neşir olduğum için aklıma (ki bildiğiniz üzere adına serbest çağırışım diyoruz) Ceylan Önkol geldi bir an. Sanırım Tsk'ya karşı yürüttüğüm asimetrik savaşa biraz ara vermeliydim. Şu an odada Mor ve Ötesi çalıyor.
''Pazar günlerini severim/Belgesel izler/Kuşların hayatını/Maymunların aşkını/Zebranın kaçışını../
İnsanın özellikle negatif sayılabilecek işaretleri görmesi hiç de kolay değil. Gerçekten çok sarsıcı bir durum. Kimse ne halde olduğumu bilemez. Cenaze çelenkleri ve teskin edici sözler bana üç gündür aç olan bir insanın yolda bulduğu bir dilim ekmek kadar etti, belki bir buçuk.
Ben aşık oluyorum biraz daha. Ölen sevgilime.
Çok sevmek ve çok ağlamak istiyorum.
''Ormanlardan uzak odamda/Çay içer izlerim.../
Burak Güven, (Şarkıyı Harun söylemiyor, Hidden Track/Gül Kendine) bana neyi hatırlattın biliyor musun? Bir zamanlar yalnız başıma çay içmediğimi. O'na kahvaltı hazırladığım o soğuk Ekim sabahının yağmur damlaları hala kalbimde. Çaydanlığın gözlüğümde oluşturduğu buhar gözlerimin önünde. Sabahın akşam saatlerinde siyah süt içsem bile artık o buhar gözümün önünden gidemeyecek, ya da kör olacağım.
''Bir de benim belgeselim var/Yönetmenim belli/Hayatım aşkım kaçışım.../
Tanrı'dan nefret ediyorum. Kendisine duyulan aşktan başka var olan hiçbir aşkı hazmedemiyor. Mekke'yi ve Kudüs'ü insanlarına yeğliyor. Kötü yönetmenlerden hep nefret etmişimdir, senaristlerden de. Filmlerini izlemek bana hep zaman kaybı gelmiştir. (Dört dakika sonra) Bilmiyorum sanırım belki Tanrı bana son bir şans veriyor. Aşk bir paradoks mudur? Aşkın en büyük düşmanı kavuşmak mıdır? Aşkın ömrü üç yıldır diyorlar, yanlış mı yoksa! Sonsuza kadar sürdürülebilir mi? Eğer öyleyse tek koşul kavuşmamak mı?
Leyla Mecnun'a kavuştu. Ya sonra?
Kafam karıştı. Tanrı'nın bahşettiği düşünme gücü kafamı karıştırdı. Ama ben O'nsuz yapamazdım.
İntihar?
O halde?
Bekle beni. Gözlerim hala seninkilerin içine bakıyor, bakma şu an moron gibi durduğuma. Ve derinlere dalıyorum. Rüzgar saçlarına benden ve yeryüzünde var olmuş 77 milyar insandan daha çok yakışıyor. Saçlarını rüzgar dalgalandırıyor ve rüzgar sert estikçe ütopyamı (gelin bu kelimeye ''yeryüzündeki cennet olayı'' diyelim, belki de bu son isteğim) gerçekleştiriyorsun.
Gerçekleştiriyordun.
Bekle beni her neredeysen sevgili. Sevgilim. Aşkın kutsal kelimesi. Birlikte ''sizden nefret ediyoruz'' diye haykırmadık mı sevişirken arınmayan, aksine kirlenen malca ilişkiler bütününe?
''Güzel bir hareket çekmişim dünyaya/İyi gözüküyorum iyi/İyi bugün herşey iyi/
Güne iyi başladım çünkü beklediğini biliyorum. Bir daha hiçbir zaman günde beş bardak su içmeyeceğimi, sevişmeyeceğimi, elektrik faturası yatırmayacağımı, slogan atmayacağımı biliyorum. Senin yanına geliyorum. Seni orada da öylesine çok seveceğim ki...
En güzel kokular teninde saklı. Sen de ''Seni seviyorum'' de.
Sonra bir daha, ama alıştıra alıştıra, olur mu? Tekrar kavuşmak psikolojik olarak insanı bir garip yapıyor.
''Pazar günlerini severim/Belgesel izler/Kuşların hayatını/Maymunların aşkını/Zebranın kaçışını../
İnsanın özellikle negatif sayılabilecek işaretleri görmesi hiç de kolay değil. Gerçekten çok sarsıcı bir durum. Kimse ne halde olduğumu bilemez. Cenaze çelenkleri ve teskin edici sözler bana üç gündür aç olan bir insanın yolda bulduğu bir dilim ekmek kadar etti, belki bir buçuk.
Ben aşık oluyorum biraz daha. Ölen sevgilime.
Çok sevmek ve çok ağlamak istiyorum.
''Ormanlardan uzak odamda/Çay içer izlerim.../
Burak Güven, (Şarkıyı Harun söylemiyor, Hidden Track/Gül Kendine) bana neyi hatırlattın biliyor musun? Bir zamanlar yalnız başıma çay içmediğimi. O'na kahvaltı hazırladığım o soğuk Ekim sabahının yağmur damlaları hala kalbimde. Çaydanlığın gözlüğümde oluşturduğu buhar gözlerimin önünde. Sabahın akşam saatlerinde siyah süt içsem bile artık o buhar gözümün önünden gidemeyecek, ya da kör olacağım.
''Bir de benim belgeselim var/Yönetmenim belli/Hayatım aşkım kaçışım.../
Tanrı'dan nefret ediyorum. Kendisine duyulan aşktan başka var olan hiçbir aşkı hazmedemiyor. Mekke'yi ve Kudüs'ü insanlarına yeğliyor. Kötü yönetmenlerden hep nefret etmişimdir, senaristlerden de. Filmlerini izlemek bana hep zaman kaybı gelmiştir. (Dört dakika sonra) Bilmiyorum sanırım belki Tanrı bana son bir şans veriyor. Aşk bir paradoks mudur? Aşkın en büyük düşmanı kavuşmak mıdır? Aşkın ömrü üç yıldır diyorlar, yanlış mı yoksa! Sonsuza kadar sürdürülebilir mi? Eğer öyleyse tek koşul kavuşmamak mı?
Leyla Mecnun'a kavuştu. Ya sonra?
Kafam karıştı. Tanrı'nın bahşettiği düşünme gücü kafamı karıştırdı. Ama ben O'nsuz yapamazdım.
İntihar?
O halde?
Bekle beni. Gözlerim hala seninkilerin içine bakıyor, bakma şu an moron gibi durduğuma. Ve derinlere dalıyorum. Rüzgar saçlarına benden ve yeryüzünde var olmuş 77 milyar insandan daha çok yakışıyor. Saçlarını rüzgar dalgalandırıyor ve rüzgar sert estikçe ütopyamı (gelin bu kelimeye ''yeryüzündeki cennet olayı'' diyelim, belki de bu son isteğim) gerçekleştiriyorsun.
Gerçekleştiriyordun.
Bekle beni her neredeysen sevgili. Sevgilim. Aşkın kutsal kelimesi. Birlikte ''sizden nefret ediyoruz'' diye haykırmadık mı sevişirken arınmayan, aksine kirlenen malca ilişkiler bütününe?
''Güzel bir hareket çekmişim dünyaya/İyi gözüküyorum iyi/İyi bugün herşey iyi/
Güne iyi başladım çünkü beklediğini biliyorum. Bir daha hiçbir zaman günde beş bardak su içmeyeceğimi, sevişmeyeceğimi, elektrik faturası yatırmayacağımı, slogan atmayacağımı biliyorum. Senin yanına geliyorum. Seni orada da öylesine çok seveceğim ki...
En güzel kokular teninde saklı. Sen de ''Seni seviyorum'' de.
Sonra bir daha, ama alıştıra alıştıra, olur mu? Tekrar kavuşmak psikolojik olarak insanı bir garip yapıyor.
26 Şubat 2010 Cuma
Vicdani Red.
Askerlik sınır bekleme ve adam öldürme sanatının adıdır. Militarizm ise askerî varlığın savaşma ve sınır bekleme işlevleri dışında diğer toplumsal, ekonomik, siyasal olaylara müdahalesi, yaptıklarının uygulanması ve kabul görmesidir. 1930lardan sonra resmi tarih yazıcıları sayesinde askerlik bir gereklilik ve vazife olmaktan çıkarılmış ve Türk milletinin ırkî ve kültürel bir uzantısı olarak genlermizde rol oynamıştır. Bu kaymanın sebebi ise cumhuriyetin kuruluşundan sonra vatandaşlık ülküsüne dayalı milliyetçilikten etnisiteye dayalı milliyetçiliğe geçiştir. Resmî tarih yazıcıları öylesine uyutmuştur ki bizleri, bu şekilde askerliğin tartışılamaz bir gerçek olduğunu benimsetmiş, askerliği ve ordu-millet kavramını sorgulamak Türk kültürünü sorgulamak demek anlamına gelmiş ve -sümme haşa! çektirtmiştir. Halbuki askerlik aynı din gibi otoriter ve hiyerarşik bir düzendir.
Zira, geçmiş yüzünden yıllardan beri var olan vicdani red kavramı Türkiye'ye de uğradığında şaşkınlık yaşanmış ve egemen güçler vicdani redçileri marjinalize ve kriminalize edilen bir azınlık olarak görmüşlerdir, sayelerinde toplum da öyle görüyor. Bakınız: Yılmaz Özdil hayranları, ''Her Türk asker doğar'', ''Vatan sağolsun'' edebiyatçıları.
Halbuki orduya asker yetiştiren anneler, başka evlatların çocuklarını katlettirmiş olurlar...
Vicdani red, bireyin ahlakî tercih, dini inanç ya da politik nedenlerle askere gitmeyi reddetmesidir. Bunun yerine eş zamanlı kamu hizmeti tercihleridir. Savaşmayı suç ortağı olarak görmektedirler.
Suça dahil olacak mısınız?
Zira, geçmiş yüzünden yıllardan beri var olan vicdani red kavramı Türkiye'ye de uğradığında şaşkınlık yaşanmış ve egemen güçler vicdani redçileri marjinalize ve kriminalize edilen bir azınlık olarak görmüşlerdir, sayelerinde toplum da öyle görüyor. Bakınız: Yılmaz Özdil hayranları, ''Her Türk asker doğar'', ''Vatan sağolsun'' edebiyatçıları.
Halbuki orduya asker yetiştiren anneler, başka evlatların çocuklarını katlettirmiş olurlar...
Vicdani red, bireyin ahlakî tercih, dini inanç ya da politik nedenlerle askere gitmeyi reddetmesidir. Bunun yerine eş zamanlı kamu hizmeti tercihleridir. Savaşmayı suç ortağı olarak görmektedirler.
Suça dahil olacak mısınız?
21 Şubat 2010 Pazar
Anne, neden doğurdun beni?
Her Türk asker doğar.
Her Ermeni döl doğar.
Her Rum tohum doğar.
Her Kürt pis doğar.
Her Çerkes sahtekar doğar.
Her Suudi Arabistanlı terörist doğar.
Her Gürcü domuz doğar.
Her Yahudi Allahın belası olarak doğar.
Her Norveçli balıkçı doğar.
Her Rus komünist doğar.
Her Arjantinli tangocu doğar.
Her Amerikalı dış mihrak olarak doğar.
Her Alman Nazi doğar.
Her Japon samuray doğar.
Her Kolombiyalı kahve çekirdeği doğar.
Her Brezilyalı futbolcu doğar.
Her Bulgar katil doğar.
Her Hristiyan gaddar doğar.
Her Azeri alçak doğar.
Her Finlandiyalı Rock'çı doğar.
Her İngiliz Robin Hood doğar.
Her Aborjin modern Avusrtalyalı olarak doğar.
Aslında her Filistinli şanssız, her gün güneş doğudan doğar...
Her Ermeni döl doğar.
Her Rum tohum doğar.
Her Kürt pis doğar.
Her Çerkes sahtekar doğar.
Her Suudi Arabistanlı terörist doğar.
Her Gürcü domuz doğar.
Her Yahudi Allahın belası olarak doğar.
Her Norveçli balıkçı doğar.
Her Rus komünist doğar.
Her Arjantinli tangocu doğar.
Her Amerikalı dış mihrak olarak doğar.
Her Alman Nazi doğar.
Her Japon samuray doğar.
Her Kolombiyalı kahve çekirdeği doğar.
Her Brezilyalı futbolcu doğar.
Her Bulgar katil doğar.
Her Hristiyan gaddar doğar.
Her Azeri alçak doğar.
Her Finlandiyalı Rock'çı doğar.
Her İngiliz Robin Hood doğar.
Her Aborjin modern Avusrtalyalı olarak doğar.
Aslında her Filistinli şanssız, her gün güneş doğudan doğar...
20 Şubat 2010 Cumartesi
Eski sevgilinin MSN'de oturum açması.
ölümsüzlük ve gerçek aşk kavramları bu dünya için ütopik kavramlardır. zaten sağda solda cinsellikten ileri gitmeyen problemli ilişkileri görünce ilişkiyi oluşturan ademoğullarını yakmak, evlerini kurşunlamak, kendilerini sarsmak ve ''kendinize gelin!'' demek istiyorum ama pasifistim. pasifist olmasam yapıcam zaten. bu tip insanlar beni üzmez. beni üzen dünyanın en güzel sesi nedir diye sorduğunuzda ''sevgilimin kalp atış ritmi'' diyen ufak bir kitlenin bir takım sebeplerden dolayı birbirlerinden kopması, kalp atış ritmlerini unutmaları. al işte X taze bir biçimde o durumda. PTT'nin sevmediği, benim de sevmediğim MSN denen icadı açar sonra. Y çevrimiçi fakat dışarıda gözüküyor. acıklıdır.önce X yutkunur. sonra eğer çevirimiçiyse durumunu dışarıda yapar. aslında içinde ve dışında hiçbir şey olmayandır. bomboştur. ''ben insanlarla konuşuyorum, sosyalim'' havaları yaratmak sadece kafa karışıklığındandır. Y'nin, eski sevgilisinin üzerine tıklayıp avatarına bir bakar, sonra iletisini okur. öyleyece bekler,o arada zaman geçsin diye habire masaüstüne dönüp sağ tık yenile yapar. sonrada bol bol msn anasayfasına döner korkak korkak. çıkmasını istemez çünkü msnden. konuşmasın ama dursun orada. orada olduğunu bilsin yeter gibisinden. sonra artık bu boş beklemelere karşı koyup tam tüm gücünüzü toplayıp bir "slm" yazma girişiminde bulunduğunda yüzünüze okkalı şekilde "Y oturumu kapadı " yazısı ilişir gözüne. sonra kaldığı yerden masaüstüne dönüp yenile yapmaya devam edersiniz.
Ben mi ne yaptım?
Hiç.
Ben mi ne yaptım?
Hiç.
Öss sonucunda Hogwarts Büyücülük Okulu'nu kazanmak.
gryffindor: buraya sayısalcı öğrenciler gelir. binanın girişinde ''buraya geometri bilmeyen giremez'' yazar, bilmeyenler ise bir süre sonra kendini belli eder, okuldan 20 km uzakta bir muggle dershanesi vardır, oraya giderler, kuşku çekmemek için ''finalle sizde kazanacaksınız'' tişörtleri giyerler ve muggleların yanında otobüs geç geldi, vizeyi kaçırdım muhabbetleri döner. slytherinleri sevmezler, siyasi görüşleri genel olarak farklıdır, özellikle voldemort'tan kurtuluş bayramında(31 şubat) sihir bakanlığı okula ruh emici yollar, geçen sene 30 öğrenci göz altına alındı, bina tatil edildi.
slytherin: buraya sözelciler gelir. sözeli bilerek seçip gelmişlerdir, hırslı insanlardır. binanın girişinde ''tarih kâinâtın vicdanıdır'' yazar. sihir tarihi özellikle zor gelmekte hagrid ile yapılan coğrafya dersleri ise yasak ormanda geçmektedir. geçen sene bir çocuk tek boynuzlu at tarafından kaçırıldı, hogwarts emniyet müdürü celaleddin jarrah ''ailesi sahip çıksaymış'' dedi. bu yüzden öss puanı buranın düştü, harçlar arttı, öğrenciler boykot ettiler, ruh emiciler filan geldi.
rawenclaw: buraya eşit ağırlık öğrencileri gelmektedir, sembolü sırf kartal olduğu için gelen beşiktaşlı öğrenciler vardır. ayrıca ata sporu olan quidditch güreşi'nde yıllardır 1. olmaktalar, çarşı taraftar grubu da yalnız bırakmamakta tabii. öğrenciler genel olarak inektir, akıl ve zekaya önem verir, öss ilk 500ünün 400ü buraya geliyormuş, dambıldor'un yalancısıyım.
hufflepuff: geçen sene açıldı, yds ile öğrenci almaktadır, neler olacak göreceğiz ama bana göre okulun en ezik binası olacak, ama yatay geçişle gryffindor olabilir umudunuzu yitirmeyin gençler, eğitim sistemi afedersiniz ama sikik zaten.
slytherin: buraya sözelciler gelir. sözeli bilerek seçip gelmişlerdir, hırslı insanlardır. binanın girişinde ''tarih kâinâtın vicdanıdır'' yazar. sihir tarihi özellikle zor gelmekte hagrid ile yapılan coğrafya dersleri ise yasak ormanda geçmektedir. geçen sene bir çocuk tek boynuzlu at tarafından kaçırıldı, hogwarts emniyet müdürü celaleddin jarrah ''ailesi sahip çıksaymış'' dedi. bu yüzden öss puanı buranın düştü, harçlar arttı, öğrenciler boykot ettiler, ruh emiciler filan geldi.
rawenclaw: buraya eşit ağırlık öğrencileri gelmektedir, sembolü sırf kartal olduğu için gelen beşiktaşlı öğrenciler vardır. ayrıca ata sporu olan quidditch güreşi'nde yıllardır 1. olmaktalar, çarşı taraftar grubu da yalnız bırakmamakta tabii. öğrenciler genel olarak inektir, akıl ve zekaya önem verir, öss ilk 500ünün 400ü buraya geliyormuş, dambıldor'un yalancısıyım.
hufflepuff: geçen sene açıldı, yds ile öğrenci almaktadır, neler olacak göreceğiz ama bana göre okulun en ezik binası olacak, ama yatay geçişle gryffindor olabilir umudunuzu yitirmeyin gençler, eğitim sistemi afedersiniz ama sikik zaten.
Türkiye kendi çocuklarını mahvediyor.
Çocukları hiçe saymayın. Yağmuru severim. Yağmura bakarak Djivan Gasparyan dinlemeyi daha çok seviyorum. Müziği hüzünlü çünkü. Kendisi dünyaca ünlü Ermeni duduk virtüözü bildiğiniz üzere..Neyse, e-mail kutuma bakıyorum da gelen mesajlarıdan bir tanesi aynen şu şekilde:
''Aşağlık herif, sen bir Ermeni diaporası üyesi, hümanist, kendine aydın diyen, gavur parasıyla üç kuruş etmeyen, kan emici, en az on beş babası olan omurgasız bir yaratıksın!''
Hıyanet-i Vataniye yapıyormuşum, ah bu ben yok mu! Uğruna ölmeyeceğim bir ülke düşlemek gibi bir hatam var galiba. Biraz düşündüm de, mesajı gönderenin İsrailli bir pervasızın gönderebileceğini düşündüm, nedense. Ya da Djivan Gasparyan dinlediğim için ''Ermeni dölü'' olduğumu düşünen bir tür İsmail Türüt de göndermiş olabilir.....İsrail işgali altında yaşayan Filistin halkının direnişine bir sembol aranacaksa, bu kuşkusuz taş atan çocuk imgesi olurdu. Bir tarafta tanklar, silahlar (bom!) diğer tarafta ise silahsız, ezilmiş bir yoksul halkın var olduğu bir asimetrik savaşı düşünüyorum da, taş atmak....Filistinliyiz. Türkiye'de Kürt sorunu'nun çözümsüzlük içinde beşikte sallanmasının bir sembolü olacaksa bu kuşkusuz taş atan Kürt çocuğu imgesi olurdu. Ancak bizim ülkemizde, güzeller güzeli Türkiye'de, Filistinli çocuk ile Kürt çocuğu bir görülmüyor. Sorun acaba içimizde olduğu için mi? Her Kürdü potansiyel Pkkli yaptığımız için mi? Başka bir şekilde, her çocuğu otomatikman terör destekçisi yapmak nedir?
Türkiye, 2 Eylül 1990'da yürürlüğe girmiş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesini 14 Eylül (yanılmıyorsam) 1990'da imzaladı, 4 Nisan 1995'te de taraf oldu. Ancak bu süre zarfında tarafı olduğu sözleşmeyi ihlal etti çok kere.Resmi rakamlara göre yazıyorum, 342 Kürt çocuğu devlet eliyle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde öldürüldü. Mizgin Özbek, Rozerin Aksu ve Ceylan Önkol bunun en bilinenleri. Devlet eliyle öldürülenlerin işledikleri cinayetlerin, ihlallerin hesabını kimse hiçbir zaman vermedi. Bilakis, 2006'da Terörle Mücadele Kanunu'nda (TMK) yapılan değişikliklerle 3.000 Kürt çocuğu yetişkinlerle aynı koşullarda sorgulanyor, tutuklu olarak yargılanıyor ve 90 yıla varan cezalara çarptırılıyorlar. Ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyorlar, ceza mahkemelerinde de değil. Yargılandıkları süre boyunca yetişkinlerle aynı cezaevlerinde kalıyorlar, gerek sorguda gerek hapishanede kötü davranışlara maruz kalıyorlar. Üstelik sadece gösterilere katıldıkları ve taş attıkları iddiaları nedeniyle. Dahası, bu gösterilere katıldıklarına dair bir delil de bulunmuyor, çocukların %57'si gösterilerden değil, okullardan ve evlerden toplanıyor. Elleri kelepçeli götürülüp getiriliyor (Çocuk Koruma Kanunu'na muhalefettir bu durum), adliye nezaretinde temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılıyor, 18 yaşından küçük çocuklar çocuk mahkemelerinde değil, ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyorlar, pedagojik destek alamıyor, öğrenimlerini bırakmak zorunda kalıyorlar. Bir TMK mağduru çocuk şunu aktarıyor: ''Sağ olsun devlet baba koca bir savaş kuşağı daha yetiştirdi. Valla Pkk ne kadar uğraşsa bu kadar yapamazdı. 15inde gir içeri, 20lerin ortasında çık, ne yapacaksın, ne edeceksin, nasıl yaşayacaksın hiç birinin cevabı olmayacak, zaten içeride heba olmuş yılların getirdiği bir öfke duruyor olacak, bir de işsizlik eklendi mi, al sana saatli bomba...''
Çocuklar için Adalet Çağrıcıları aktivistleri sizlerin de desteğini bekliyor: http://www.cocuklaraadalet.com/
İzmir'de, oraya yeni gelmiş Doğulu bir çocukla tanıştım, aramızda diyalog şu şekilde: ''Sizin orada çocuklar taş atıyor, devlet sonra da ambargo koyuyor yaşamlarına.'' ''Ambar bilmem de ağbi, buradaki çocuklar taş atmıyor mu?'' ''Hayır, daha doğrusu ben hiç şahit olmadım.'' 'Peki buradaki çocuklar ne oynuyorlar?'' Djivan Gasparyan aklıma geldi.
''Aşağlık herif, sen bir Ermeni diaporası üyesi, hümanist, kendine aydın diyen, gavur parasıyla üç kuruş etmeyen, kan emici, en az on beş babası olan omurgasız bir yaratıksın!''
Hıyanet-i Vataniye yapıyormuşum, ah bu ben yok mu! Uğruna ölmeyeceğim bir ülke düşlemek gibi bir hatam var galiba. Biraz düşündüm de, mesajı gönderenin İsrailli bir pervasızın gönderebileceğini düşündüm, nedense. Ya da Djivan Gasparyan dinlediğim için ''Ermeni dölü'' olduğumu düşünen bir tür İsmail Türüt de göndermiş olabilir.....İsrail işgali altında yaşayan Filistin halkının direnişine bir sembol aranacaksa, bu kuşkusuz taş atan çocuk imgesi olurdu. Bir tarafta tanklar, silahlar (bom!) diğer tarafta ise silahsız, ezilmiş bir yoksul halkın var olduğu bir asimetrik savaşı düşünüyorum da, taş atmak....Filistinliyiz. Türkiye'de Kürt sorunu'nun çözümsüzlük içinde beşikte sallanmasının bir sembolü olacaksa bu kuşkusuz taş atan Kürt çocuğu imgesi olurdu. Ancak bizim ülkemizde, güzeller güzeli Türkiye'de, Filistinli çocuk ile Kürt çocuğu bir görülmüyor. Sorun acaba içimizde olduğu için mi? Her Kürdü potansiyel Pkkli yaptığımız için mi? Başka bir şekilde, her çocuğu otomatikman terör destekçisi yapmak nedir?
Türkiye, 2 Eylül 1990'da yürürlüğe girmiş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesini 14 Eylül (yanılmıyorsam) 1990'da imzaladı, 4 Nisan 1995'te de taraf oldu. Ancak bu süre zarfında tarafı olduğu sözleşmeyi ihlal etti çok kere.Resmi rakamlara göre yazıyorum, 342 Kürt çocuğu devlet eliyle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde öldürüldü. Mizgin Özbek, Rozerin Aksu ve Ceylan Önkol bunun en bilinenleri. Devlet eliyle öldürülenlerin işledikleri cinayetlerin, ihlallerin hesabını kimse hiçbir zaman vermedi. Bilakis, 2006'da Terörle Mücadele Kanunu'nda (TMK) yapılan değişikliklerle 3.000 Kürt çocuğu yetişkinlerle aynı koşullarda sorgulanyor, tutuklu olarak yargılanıyor ve 90 yıla varan cezalara çarptırılıyorlar. Ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyorlar, ceza mahkemelerinde de değil. Yargılandıkları süre boyunca yetişkinlerle aynı cezaevlerinde kalıyorlar, gerek sorguda gerek hapishanede kötü davranışlara maruz kalıyorlar. Üstelik sadece gösterilere katıldıkları ve taş attıkları iddiaları nedeniyle. Dahası, bu gösterilere katıldıklarına dair bir delil de bulunmuyor, çocukların %57'si gösterilerden değil, okullardan ve evlerden toplanıyor. Elleri kelepçeli götürülüp getiriliyor (Çocuk Koruma Kanunu'na muhalefettir bu durum), adliye nezaretinde temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılıyor, 18 yaşından küçük çocuklar çocuk mahkemelerinde değil, ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyorlar, pedagojik destek alamıyor, öğrenimlerini bırakmak zorunda kalıyorlar. Bir TMK mağduru çocuk şunu aktarıyor: ''Sağ olsun devlet baba koca bir savaş kuşağı daha yetiştirdi. Valla Pkk ne kadar uğraşsa bu kadar yapamazdı. 15inde gir içeri, 20lerin ortasında çık, ne yapacaksın, ne edeceksin, nasıl yaşayacaksın hiç birinin cevabı olmayacak, zaten içeride heba olmuş yılların getirdiği bir öfke duruyor olacak, bir de işsizlik eklendi mi, al sana saatli bomba...''
Çocuklar için Adalet Çağrıcıları aktivistleri sizlerin de desteğini bekliyor: http://www.cocuklaraadalet.com/
İzmir'de, oraya yeni gelmiş Doğulu bir çocukla tanıştım, aramızda diyalog şu şekilde: ''Sizin orada çocuklar taş atıyor, devlet sonra da ambargo koyuyor yaşamlarına.'' ''Ambar bilmem de ağbi, buradaki çocuklar taş atmıyor mu?'' ''Hayır, daha doğrusu ben hiç şahit olmadım.'' 'Peki buradaki çocuklar ne oynuyorlar?'' Djivan Gasparyan aklıma geldi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
