Ünlü Fransız romancı Marcel Proust, henüz genç bir çocukken bir hatıra defteri içindeki soruları yanıtlayarak arkadaşına armağan eder. Benzer şekilde, delifişek zamanında da bir dizi kişisel cevaplar içeren soruları yanıtlar. Bu sorular hemen hemen birbirinin aynısıdır. Bu sorular zamanla ‘Proust Anketi’ adını alır ve dünya çapında meşhur olur. Sorular gayet basittir: En sevdiğiniz ressam, en sevdiğiniz müzisyen, en sevdiğiniz erdem, en sevdiğiniz yazar, tarihte en sevmediğiniz karakter gibi soruları içerir. Ben bu anketi kendime ilk uyguladığım zaman, şüphesiz yanıtlaması gayet makûl sorular olduğu gibi, bu anketten ilham alarak aklıma başka sorular da gelmedi değil. Şüphesiz ki hayatta en sevmediğim karakter Adolf Hitler’di, peki, örneğin en sevmediğim kelimeler neydi acaba? Anketin koşullarına baktığımda birden fazla cevap verebiliyorduk, peki bu havada bir özgürlükçü hangi kelimeyi sevmez, nasıl olur da sevmez? Bilemiyorum, kusura bakılmasın ama ‘Engin’, ‘Ardıç’, ‘Hıncal’, ‘Uluç’ ve ‘kapitalizm’ kelimelerini sevmiyorum bu aralar. Uzun bir süre de sevecek gibi değilim.
Özellikle sınıflı toplumlara geçişten itibaren, kadın-erkek ilişkilerinin önüne çekilen setlerin önce insan nezdinde zorla veya kolaylıkla kabûl görülmesinin ardından gelecek kuşaklara içselleştirerek aktarmak için bu setlerin birer tabuya dönüştürülmesinden ötürü dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların doğuştan kendine has birtakım ‘göreve’ ait olduğunu, kadınların ‘suçlu’ kılındığını karatahtada değil, yaşayarak öğrendik. Bu bir tür ezberdir, ezber ise yanlış bilince sebep olur. Çünkü ezberlerin mimarı olan egemen sistemin şöyle bir yeteneği vardır: Doğal olan ile kültürel olan arasında bir ayrımın olmadığını insanlara empoze etmekte hiç güçlük çekmezler. Elbette egemen sınıflar sadece kendi kolluk kuvvetleriyle, devletleri ile bu durumu empoze etmiyor. Doğal olan ile kültürel olan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak, ezberletilmiş klişelerini ahırlardan çıkarıp insanlara enjekte etmek için medyadan daha iyi bir ortam olabilir mi? Hatta ironik bir şekilde medyanın kalbinden çıkan kanın kirli olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Meramımızı güncel örneklerle anlatalım:
Medya, ezberler sonucu yaratılan değerleri olduğu gibi dolaşıma sokuyor. Kadına bakış açısı ise âşikar: Kadının görevi anneliktir, eşliktir, alınıp satılabilecek bir nesnedir, bir AKPli milletvekiline göre ise Kürt sorununun çözümünde kadının kuma olmasıdır! Belli ki bu insanlara göre ataerkillik de, dini referanslarını gösterdikten sonra kadın üzerine hakim olması da gayet normal bir şey. Boğucu gündemden ve saçma sapan tespitlerden kaçmak için oturup eğlence kanallarını açıyorsunuz, program aralarında temizlik ürünlerinin reklamlarına bakıldığında, bir bakıyoruz ki kadınlar ev işi yapmaktan oldukça tatmin olmaktadır. Ayşe teyzeler kadınların ev işi yapıyor olmasından dolayı kadınların mutluluğunu/mutsuzluğunu bir kenara atıp, kadınların çamaşırlarını/bulaşıklarını iyi yıkayamamış olmalarından dolayı mutsuzluklarına son verme telaşındadır. Kadınlar, gıda ürünlerini lanse eden reklamlarda televizyon başında oturan eşlerine alışıktır, kendisi mutfakta çalışmalıdır ve iyi yemek yapmalıdır. Gözlemlemek gereken bir başka şey ise, televizyon başında oturan erkeklerin güzel yemek yapması sebebiyle eşine teşekkür ediyor olmasıdır, takdir dolu bakışlarını ondan esirgememesidir. Erkek kadından bir takım şeyler bekler, bekleyene dek televizyonunu izler, belki bir zahmet çocuklarıyla oynar, eğer eşi bahsi geçen gıda ürününden almışsa o kadın teşekkürü hak eder. Kadın ise bu durumdan pek memnundur. Bunlar medyada cinsiyetçiliğin maskelenmiş halidir.
Medyada cinsiyetçiliğin azgın dışavurumunu ise güncel örneklerden görebileceğimiz, eşi mutfakta yemek yaparken televizyon karşısında pinekleyen, eşi ‘’görevi gereği’’ gereksinimlerini karşıladığında bir ‘teşekkür’ bile etmeyeceğini tahmin edebileceğim ‘’errrrrrrkek’’lerden oluşuyor. Tek bir örnek yeter belki,bakalım örnek insan, ahlâk timsali Engin Ardıç, Emre Aköz’e yumurtalı protestoda bulunan kadınlar için ne diyor:
‘’Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar…Kerhaneye düşmek gibi bir şey….’’
‘’Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre. ..Belli ki kimse öpmemiş… belki ossat liberal kesilirdi!’’
Ben sözü fazla uzatmak taraftarı değilim. Engin Ardıç bu söylemleriyle kadın düşmanı olduğunu, cinsiyetçi bir yana sahip olduğunu bizlere teyit etmiştir. Kadınlara her türlü tacizi mûbah gördüğünü söylemiştir. Kadınlara yönelik köşesinden fiziksel ve psikolojik açılardan saldırmıştır. Peki bizim gücümüz, silahlardan, yumurtalardan mı geçiyor acaba Sayın Ardıç’a göre? Bu kadar tepki görmesinden ötürü de korkmasın, silah kuşanıp peşinden gidecek de değiliz. Bizim gücümüz ‘şap diye öpmekten’, yumurta atmaktan geçmiyor. Gücümüzün ne olduğunu, nereden kaynaklandığını kitleselleşmemizden biliyoruz. Ezberlerin aksine, artık bu topraklarda ‘’Medyada Cinsiyetçiliğe Hayır!’’, ‘’Kadın Cinayetlerine Durde!’’ ‘’Kadınlar Sokakta!’’ diyen yüzlerce, binlerce insan var. Milyonlarca bacı var. Ben bu insanlarla beraber olduğum için mutluyum, Ardıç zihniyetlilerle aynı gezegende yaşamaktan ise oldukça mutsuzum.
6 Mart 2011 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder