13 Aralık 2010 Pazartesi

Taraf: Şaşkın Pusula.

En nihayet pek çok tarihçinin hatırlattığı gibi, ‘Tüm tarih, karnaval kıyafeti giymiş çağdaş tarihtir.’ Ve tarih bize cömert bir şekilde gösteriyor ki egemen sınıflar her zaman sadece devlet zoruyla, silahlı güçleriyle egemenlik kurmuyor. Fikirlerin gücüyle de egemenlik kuruyor. AKP hükümeti de, işbaşına geldiği günden beri el attığı kavramlarda olsun, ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ deyip de uzaktan seyrettiği olgular olsun (!), her konuda bir akıl karışıklığı yaratıp sistemi kendi istediği konuma getirmeye çalışıyor.

‘Açılım’ adı verilerek başlatılan bu stratejiler toplumsal muhalefeti safdil olarak belleyip bir şekilde saf dışı etmeye çalışırken, yılan olarak gördüğü solu da kendi kışlasına teslim ettirip ‘’Artık soldan değil, sağ baştan say’’ direktifleriyle kendi hizasına getirmeye çalışmakta , bunun meyvelerini de alıyor gibiler. Bu meyvelerin satıldığı en büyük manav olan Taraf Gazetesi’nin köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı bir yandan ‘Che ölüm makinesiydi’ bir yandan da ‘Başbakan Erdoğan’ın rahmeti de gazabı da çok samimi, çok seviyorum ben Başbakan’ı‘ diyedursun, aynı sayfada Kütahyalı ile bağdaş kuran ve Marksistlikten hiç taviz vermeyen, ara sıra Tekel işçilerine‘’akıl hocalığı’’ yapmaktan kaçınmayan Melih Altınok, Hrant Dink’i Nazi’ye benzeten o skandal savunmadan AKP’nin sorumlu tutulamayacağından bahsededursun, ‘’solculuğa nasıl bir kılıf uydursam da aradan yırtsam’’ diye köşelerinde sosyalizme laf atmaktan başka hiçbir temsilciliklerini göremediğimiz bu insanların barındığı gazetenin, hem kapkara hem de yemyeşil gazetesi Taraf ile uğraşmanın zamanıdır artık…

Uğraşmadan önce olayın bir yönüne değinmem elzem. Alışkanlık kaderim olsa gerek. Genç yaşıma kadar müdahil olduğum her türlü politik tartışma zemininde olsun, gözlemlediğim siyasal gündem olsun insanlık yaftalamaktan pek kurtulabilmiş değil. Uzun süredir var olan bir olgu olduğu için, en son 27 Nisan e-muhtırasında da Genelkurmay’ın bizi kırmayıp anımsattığı, Atatürk milliyetçiliği dışı ideolojiye mensup insanlar için ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır onlar’ demek popülerdi (ki hâlâ öyle), bir zaman da gördük ki, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganını atanlar hiç asker cenazesine gitmemiş (Onur Öymen gibilerinin ağzına en çok yakışan lolipop asker cenazesi hesabıdır zaten), farklı bir düzlemden ‘hain’ler kategorisine dahil olmuşlardı. Şimdi de, özellikle 12 Eylül 2010 referandumu sayesinde, sosyalist hareket açısından ‘sol liberalizm’ tartışmasını alevlendi, kim bilir ne zaman bir daha küllerinden doğacak. İşte bu düzlemde, gündemde, ‘sol liberal’ olarak adlandırılan şahıslara karşı o kadar çok eleştiri ve hatta polemik yaratma amaçlı aşağılama mevcut ki, bununla tezat olarak bizi bekleyen sorun bu tür eleştiri sahipleri ‘sol liberalizmi’ politik olarak adlandırma ve açıklama gücüne giriştiklerini gözlemlemiş olmamızın güçlüğüdür. ‘Sol liberalizm’ eleştirisinin sosyalist hareket dahilinde sağlıklı bir eleştirisi yapılamadığıdır. Yazının başında belirttiğim ve Türkiyelilerin bir türlü kurtulamadığı hastalık burada tekrar filizlendi: Yafta. Eleştiriler ‘döneklik’, ‘AKP hayranlığı’, ‘satılmışlık’ ekseninde kaldığını söylememiz zor olmasa gerek. Aslında sol liberalizm, ‘döneklik’ gibi bir kavramdan sosyalist geleneğin teorik ve pratik olarak ‘sol liberal’ olarak adlandırılan insanlar tarafından bir tür ‘’ sosyalizme geçiş taleplerini sağlama’’ veya‘’güncelleştirme’’ çalışması olarak betimlemek yanlış olmasa gerek. Çünkü ben sol liberalizmi Doğu Perinçek ile kıyaslanmaya değer olarak görüyorum. Kemalizme olumlu yaklaşan kimi ‘sosyalistler’, Kemalizmin hem teorik hem de pratik olarak yarattığı reformları, sosyalist devrime doğru giden yolun ilk aşaması olarak görürler. Onlara göre Kemalizm, sosyalizmin önünü açmıştır. Dikkat ederseniz bu iki akım da ezilenlerin ve emekçilerin mücadelesini ikinci plana atıp, egemenler arası yarışta rol alırlar, bir tarafa taraf olurlar, reformların amaca ulaşmada bir basamak olduğunu anımsatırlar. Bu, önemli bir tartışma konusudur ve salt yafta ile bir şeyler ‘kanıtlamaya’ çalışmak inşa edilmesi gereken bir politik hat değildir. Toparlayalım. Bu yazının ‘sol liberal’ adı verilen politik akım hakkında detaylı bir çalışma olmaktan çok, ‘sol liberalizmin’ en önemli propaganda kanalı üzerinedir.

Eğer göz önüne sosyalizmi, liberalizmi ve muhafazakârlığı getirirsem aklıma nedense maddenin sırasıyla katı-sıvı-gaz halleri geliyor. Merkezinde liberalizmin bulunduğu bu üçlü sıralama geçmiş zamanlarda değişik biçimlerde sağ ve sol yanındaki ideolojilerle bir tür ‘birliktelik’ yaşamıştır. Örneğin, liberal-muhafazakâr ittifakının sonucunda bir tür muhafazakâr-liberalizm, liberal sosyalist ittifakın sonucunda ise bir tür sosyalist-liberalizm ortaya çıkmıştır. Bence bu iki tür ittifakın Türkiye’deki temsilcilerinin ortak paydasının ise statüko-halk ilişkisinin sınıf mücadelesi kavramının önüne geçmiş olmalıdır. Buradan liberal-sol akımın sınıf mücadelesini hiç önemsemediği anlamı çıkmamalıdır, aksine statüko-halk ilişkisi normalize edilmeden diğerine sıranın gelemeyeceğini düşünüyor olmalarıdır. Bu görüş AKP iktidara geldiğinden itibaren bu unsurların kalite-kontrolünden geçmiş sanırım. Bu unsurlara göre, AKP’nin gelmesi ile birlikte yıllar boyunca Kemalist statüko tarafından bastırılmış ideolojik yelpazenin farklı yerlerinde bulunanlar AKP liderliğinde Türkiye’yi demokratikleştirecek , bu bir tür ‘burjuvazi içinde demokratik devrim’ olarak algılanabilinecek, ‘demokrasinin önü’ açılabilecek. AKP’nin hükümet olması ile artık bir ‘değişim’ süreci başlamış olacak. Bu yüzden ‘’Baskın Oran olmasaydı AKP’ye oy vermek’’, yaptıkları yetersiz olsa da evet demek gerekiyor. Örneğin Taraf yazarı Nabi Yağcı 12 Eylül günü gazetesinde bakın nasıl betimliyor bu süreci: ‘’ Demokratik devrimsi değişim’’. İsmet Akça’nın isabetli tespiti ile liberal-sol, otoriter devlete doğru bir şekilde karşı çıkarken, bahsi geçen tarih okuması nedeniyle söz konusu otoriter devletin aynı zamanda neoliberal kapitalizmin bir sonucu olduğunu göz ardı etti.Zira taşların yerine oturması ile birlikte bu yeni siyasal perspektif artık kendi ideolojik birimlerini de oluşturabilecekti. Böylece, Taraf Gazetesi, gazetecilerde beşlik simit gibi yerini aldı.

Taraf , kurulduğu günden itibaren izlediği habercilik anlayışı ile üzerine düşen görevi şu şekilde yaptı: Hangi konuda olursa olsun bir haberi olgular üzerinden çok niyetler doğrultusunda değerlendirirken, toplumsal taraflaşmanın oluşmasında kilometre taşlarından birisi oldu, neoliberalizmin değirmenine su taşıdı. Örnek olarak eğer sizin sıfatınız ‘’AKP kurmayı’’ veya ‘’YÖK Başkanı’’ ise ne söylerseniz söylemiş olun, sözleriniz bir şekilde makyajlanarak, en kötü ihtimalle de sansürlenerek servis edilir.HES’lere karşı çıkan bir AKPli varsa yarım sayfa ona ayrılır ve AKP’nin emelleri ikinci plana atılır. Başka bir örnek, Taraf yazarı Melih Altınok vakti zamanında köşe yazısında Tekel işçilerine ‘’sizin savaşmanız gereken askerî vesayet, AKP değil’’ gibisinden bir şeyler yazıp-çizmişti, ardından da bir TEKEL işçisi ona mektup yazarak gereken cevabı kendisine vermişti. Bu durumla bağlantılı başka bir somut ve net referansım ise Taraf Gazetesi’nin Yunanistan’daki işçi sınıfının ücretlerinin ve emekli maaşlarının kesilmesini isteyen IMF ve Avrupa Birliği’nin bu isteğine göz kırpan hükümetin sebep olduğu ve sosyalist kitlelerin, sendikaların ateşli bir şekilde destek verdiği grev hareketini ‘Antik Yunan Ulusalcılığı’ başlığı ile servis etmiş olmalarıdır. Yunanistan işçi sınıfının soygunculara, IMF’ye, kapitalizmin tüm kanallarına karşı direnişe geçmesi ezilen işçi sınıfının enternasyonalist duygularına tercüman olan bir durumdur, ulusalcılık ile bağlantı aramak da emekçi düşmanlığıdır, işçi sınıfı birliğini milliyetçilik gibi kavramlarla bölmek için harcanan acınası bir adımdır, kriz faturalarını sermayenin işçi sınıfından ödemeye çalışmasını desteklemektir, grevi organize eden ve katılan sosyalistlere, antikapitalistlere yapılmış bir seviyesizliktir. (Taraf solcularına kısaca hatırlatmak gerekirse, Marksizm ile ulusalcılığın akrabalığı yoktur, Marksistler işçi sınıfını uluslara ayırmaya çalışan unsurlarla her şekilde mücadele ederler.) İşte bunlar gibi örneklerin aslında yayın politikasını temsil etmesi sebebiyle gazetenin genel okur kitlesi yeni politize olmuş ve kendini liberal ve muhafazakâr olarak sınıflandıran kesimlere kaydı ve bunun sonucunda benim için skandal olan bir durumla karşı karşıya kaldı Sevan Nişanyan. Muhalif kimliğini ve mizansenini birleştirerek din ve milliyetçilik hakkında yazdığı yazılarından sonra kıyamet koptu, elbette milliyetçilik hakkında değil, din hakkında yazdıkları yüzünden. Bundan sonraki süreçte yazıları makaslandı, köşe yazısı künyesine ismi yazılmadı ve aylarca gazeteden telif hakkı al(a)madı. Sonunda istenen oldu ve Nişanyan Taraf’tan ayrıldı. Gazetede milliyetçilerin kutsallarına dokunmak serbest iken Müslümanlar’ın kutsalları hakkında eleştirel yorumlarda bulunmak pek uygun değil galiba…Örnekler uzatılabilir, sınıf mücadelesini önemsemeyip sosyalizme akıl vermekten, homofobik haberlere, yazılara kadar…

Sonuç olarak, ben bu yeni sol- liberal bloğun köşe yazılarının, konferanslarının, oraya buraya sataşmalarının, hedef almasının işçi sınıfına ve emekçilere duyulan bir tür kinin, hatta korkunun göstergesi olduğunu düşünüyorum . Zaten, salt verdiğim birkaç örnekten önemli bir sonuca varıyoruz. İtibar sahibi Taraf ‘ ta aslında çoksesliliğin olmadığını, bireyci bir kimliğin olmadığını, kolektif bir kimliğin olduğunu görüyoruz. Yani, dışarıya karşı sözüm ona sol adına bir tür farklılık yaratmaya çalışırken içeride bir bakıyoruz ki farklılıktan eser yok, hemen her konuda köşe yazarları arasında fikir birliği var. Bu noktada, gözlemlememiz gereken en önemli yargı, AKP’ye karşı mücadele ve AKP medyasına karşı mücadelenin birbirine bağımlı olduğudur. Bu yüzden yapılması gereken iki şey var. İlki AKP’nin yarattığı değişim rüzgarlarının sebeplerinin emekçinin, sömürülenlerin, Kürtlerin, Alevilerin hak ettiği konumlara gelmesi için değil, sermayenin daha fazla kâr etmesini sağlamak olduğunu üstüne basa basa belirtmek ve AKP’ye karşı bir alternatif yaratmaktan çok antikapitalist bir siyasal alternatif yaratmaktır. ‘’Amacı veya samimi olup olmadığından çok beni ne yaptığı ilgilendiriyor’’ diyenlere de bence bir elzem olan çelişkileri göstermek, hatırlatmak ve şans dilemek gerekir. İkincisi ise fikirlerini bir çeşit propaganda bakanlığı kurup da insanlara empoze etmek isteyen kapitalist sisteme geçit vermemek, insanları korkutmasına, baskı altında tutmasına, akıl karışıklığı yaratmasına izin vermemek. Çünkü bir Afrika atasözünün buyurduğu gibi, ‘Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.’ Che’ye ‘katil’ diyen Rasim Ozan’a gelince, ‘’ruhumu al da, yüzleş aklınla…’’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder