‘’Maurice! Maurice! Haklıymışsın. Aşk yeryüzünün en güzel şeyi. Ve ben seviyorum. Delice âşığım. Onun adını biliyor musun?’’
‘’Söyle, Küçüğüm.’’
‘’Sadece Dolores.’’
Hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan birisinde, Vasconcelos’un Güneşi Uyandıralım’ında geçen bir bölümle başlamaya karar verdim, çünkü bende acı bir tebessüm yarattı.Tartışma programlarının tam bir bataklık olduğunu düşünürüm ama, diyelim ki bir tartışma programına çıktınız. Karşınızda ise, ne bileyim, Kemal Kerinçsiz var. Konu da Hrant Dink’e uygulanan toplumsal linç süreci. Kemal Kerinçsiz adlı faşiste göre Hrant Dink Türk toplumuna hakaret etmiş, Türk kanının ‘’’zehirli’’ olduğunu söylemiş, bu yüzden 301. Maddeden yargılanması da, mahkeme koridorlarında bizzat kendisinin Hrant’a bozuk para atması da mubah. Ancak suikastten sonra yer aldığı bir programda cinayeti bir nevi ‘kınadığını’, milliyetçilik adlı ideolojinin bu tür eylemlere ev sahipliği yapacak bir izdüşüme sahip olmadığını ileri sürüyor olsun (ki bunlar yaşanmıştır.). Peki siz karşınızdaki bu adama, Hrant Dink’i hain ilan edip kafasına kurşun sıkmasına sebep olan bir ideolojiyi savunmasına karşı, sizin tam tersini ileri sürmeniz, bunun tartışması nasıl olabilir?
Olamaz. Kapitalizm, işçi sınıfını ve sosyalistlerin doğal müttefiki olan toplumsal kesimleri bölmek için ‘’milletler’’ kavramını kullanır. Benim gibi Marksistler açısından ‘milletler’ kavramının ‘sınırlar’ kavramının açıkçası hiçbir önemi yoktur. Ne omurgasızlık ama! Dahası, milliyetçiliğin bir politika ürünü olarak sağ tarafta bulunmasını ve bir tür çatışma unsuru yaratması sebebiyle, milliyetçiliğe karşı tavizsiz bir mücadele yürütürüz. Ancak (sanırım Türkiye’ye has) gerek sosyal şovenistler olsun, gerekse ‘’yurtsever’’lerimiz tarafından olsun, sol saflara antikapitalizmden bihaber ama antiemperyalizm üzerinden milliyetçilik zerk edilmeye çalışıldığını da görmek ve buna karşı bir mücadele etmek şart. Yoksa Kerinçsiz gibileri daha çok ‘Milliyetçilik adam öldürmez’’ der. Peki gerçekten durum harc-ı alemin diline pelesenk olmuş şekliyle midir? Hayır. Klişe sözler üzerinden kanıtlamaya çalışalım.
Ulusalcıların çok sık kullandığı ve kullanırken doğruluğundan nedense emin olduğu bir öbek vardır. Kabaca şöyle: ‘ Biz milliyetçiyiz ama bizim milliyetçiliğimizin özünde sevgi vardır, milliyetçiliğimiz kendi yurdumuzu ve milletimizi sevmeye varır, yoksa bizim milliyetçiliğimiz faşizan değildir ve nefret içermez.’ Yani ulusalcıların bu milliyetçilik tanımı barışçıldır, ama ‘kötü’ milliyetçilik ise savaşçıdır, saldırgandır, beslenmesi için bir düşmana sahip olması her daim gereklidir, ama yeter ki iyi milliyetçiler bazı insanların ‘’ekmeğini yediği suyunu içtiği’’ vatanına ‘ihanet’ ettiğini görmesin. Bu arada merak etmiyor da değilim ve değinmeden de geçemeyeceğim, ‘ekmeğini yediği ‘ vatana ‘ihanet’ edenlere düşmanlık besleyenler acaba bu ülkede hangi sınıfsal perspektife sahip olursa olsun, ekmek yiyemeyenler için ne düşünüyor? Ben bu ülkede yiyecek yemeği olmadığı için çocukları uyurken evde kendini asan babaları biliyorum da. Sahiden, sadece ekmek yiyenlere ve ‘ihanet’ edenlere düşmanlık beslemektense herkesin ekmek yiyebileceği bir sistem yaratmak daha makûl değil midir? Vitrinlerinde süslü-püslü pasta satanlar bize karşı çıkabilir belki, ama gerisine ne oluyor?
Şu oluyor: Akıl karışıklığı. Yurtsever ‘komünistleri’ tenzih etmeden belirtmem gerekir ki, aslında milliyetçilik her zaman bir iç düşmana ihtiyaç duyar. Çünkü milliyetçiliğin temelinde, kendi içinde kaynaşmış bir bütün olarak kendini idame ettirebilmesi ancak böyle bir olguya dayanır. İnsanlara kapsayıcı bir vatandaşlık şemsiyesi altında hizmet sunmaz, insanın içinde doğduğu, dışına da çıkamadığı hem de kendisinin seçemediği bir durumdur bu! Devletin kuruluş aşamasında makûl bulduğu vatandaşlık potasına atılır insan, insanı kendisi yapan kültürden, geleneklerden, kökeninden ayrışır ve adeta fabrikada üretilen bir mal gibi öngörülen vatandaş genotipine sahip olarak toplumdaki yerini alır. Bundan sonra da yurtseverlik kavramı devreye girer. Burjuvalar ulusun çıkarının bir olduğunu, bir fabrika işçisi ile onun patronunun çıkarının bir olduğunu ileri sürerler. Bunu yaparken de sık sık iç ve dış tehlikelerden bahseder. Sözüm ona bu tehlikeler (bu iç tehlikelere benim gibi Marksistler de dahilmiş sanırım) ulusun bütünlüğüne karşıdır ve bütün bir ulus mevcut durumda bir araya gelerek iç ve dış tehlikelere karşı vatanı savunmalıdır. Zaten bütün savaşların altında bu fikir yatar. Vatan tehlikededir, o halde vatanı korumak için silaha sarılmak gerekir. Bunun bir örneği 2. Enternasyonal’deki Sosyal Demokratlardır, kendi ülkelerinin burjuvalarına verdiği savaş desteğidir. Amerika’nın ‘vatan tehlikede’ deyip Afganistan’a, Irak’a saldırması gibidir. Siyonizm böyledir. Bunlara ilaveten milliyetçilik propagandasında biraz önce de belirttiğim gibi sınır içinde yaşayan tüm insanlara empoze edilen kavram kendi aralarında benzerlikler olduğu, ortaklıklar taşıdığı, diğer uluslardan ise farklılık taşıdığıdır. Yani sınır içerisinde yaşayan her insan aslında birbirini tamamlayan bir organik bütündür. Milliyetçilik, insanları tek bir ulus devlet şemsiyesi adı altında toplar ve sınıfsal farklılıkları bir kenara bırakır.
Şu nokta önemli: Bir kitapta okumuştum, şöyle diyordu: Milliyetçi tahayyüle göre bir toplum adeta uzuvlarıyla birbirini tamamlayan kusursuz bir insan vücududur veya öyle olması gerekir. Doğru tespit. Aslında bam teli bu cümlede geçiyor zaten, ‘’öyledir, olmasa bile öyle olmalıdır.’’ kalıbı başlı başına bir toplumun ulusal bütünlüğünün imkânsızlığını açığa vuruyor. Her Yahudiyi Siyonist yapabildiler mi mesela? Dahası sınıfsal farklılıkların kendi içinde bölünmüşlüğü de mevcuttur. Peki, ‘’Öyle olması’’ için ne yapılması gerekiyor? 6-7 Eylül olayları olabilir mi mesela? Bir darbe mi gelmeli yoksa başımıza? Ya da farklı düşünenin hain, resmi tezlere muhalif kalanın suçlu ilan edildiği, herkesin devletin düşündüğü düzleme akmasına zorlandığı bir rejimin milliyetçiliği sadece ‘’bizim milliyetçiliğimiz sadece yurdumuzu sever, nefret içermez’’ kadar geçiştirilecek kadar basit midir? Bence yapılması gereken ilk tespit, ezberin yanlış bir bilinç yaratmasına sebep olduğudur. Çünkü burjuva ideolojisinin en çok başvurduğu ve topluma enjekte ettiği ezber, kavramlarda kargaşalık yaratıp doğal olan ile olması gereken arasındaki kalın çizgiyi egale etmesidir. Eğer bu ezbere kanarsak, sınıf mücadelesinden, devrimden, sosyalizmden bahsetmek yerine milliyetçilik ile çiftetelli pozisyonuna geçen, AKP’nin neoliberal politikalarına karşı ulusalcılık adı altında MHP-CHP gibi partilerden medet umar hale geliriz.
Faust’tan bir cümle ile bitirelim: Kavramların eksik olduğu yerlere sözcükler tam zamanında yetişir. Ulusalcıların, yurtseverlerin kendini azgın milliyetçilikten ayırmak için kullandığı sözcükler yetişmesine yetişti ama, artık bu sözcükleri tutan ipler teker teker kopuyor, onları ele veriyor. Şemdinli’deki bombacı iyi çocuktur, hamile kadının polis şiddeti sonucu bebeğini kaybetmesi sadece polisin işini yapmasının sonucudur, Hrant’ın katilleri Türklüğü korumuştur, Orhan Pamuk roman yazabildiği için değil, muhalif demeçleri sebebiyle Nobel’i almıştır, Kürtler dağ Türkleridir, Müslüman mahallesinde salyanoz satmasalarmış, Hepimiz Ermeniyiz diyenler acaba hiç Hepimiz Türk’üz demişler midir gibi ifadeler bu ipler için bir bıçak işlevi görüyor. Günümüzde enternasyonalizm sadece işçilerin uluslar arası dayanışması olarak dillerde söylenen bir ‘ütopya’ olarak algılanmıyorsa, devrimci teori ve devrimci harekete sahip olunacaksa, ezilenlerin şöleni yaşatılacaksa yapılması gereken her ülkenin işçi sınıfının, aktivistlerinin, sosyalist hareketin kendi egemen sınıfına karşı tavizsiz bir mücadele sürdürülmesi gerektiği gözlemlenmesi zor olmayan bir şey olsa gerek. Bu da şöyle olacak: milliyetçiliğe, ırkçılığa, faşizme, neoliberalizme karşı omuz omuza olmaktan geçer. Büyük yığınları bu ideolojiye karşı örgütlemekten, sokakta olmaktan geçer. Faşistlerle aynı platformu paylaşmamaktan geçer. Milliyetçilik ile uzlaşmamaktan geçer. Çünkü ben Hrant’ın Rakel’e olan aşkını sözcüklere dökmesini Güneşi Uyandıralım’dan anımsamak istemiyorum, gözlerimle görmek istiyordum.
13 Aralık 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder