Bayram tatilini fırsat bilip de memleketim İzmir’e gittiğimde Kristal Gece zihniyetinin maalesef hâlâ devam ettiğine, ve bunun önüne geçmek için hiçbir somut önlemin alınmadığına bir kez daha şahit oldum. Bir transseksüel daha katledilmişti. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bir basın açıklaması ve sloganlarla bu durumu protesto ettikten sonra aslında ‘bu durum’ denilen olgunun kamuoyu tarafından pek bilinmediğini gözlemlemek de zor olmadı açıkçası. Peki ‘bu durum’ neydi?
10 Kasım 1938’de, Nazilerin askerî örgütlenmesi, Yahudilere ait evleri, dükkânları yakıp yıkarlar. Yahudilerin barındığı yerlere Yahudi yıldızı çizerler. Bu güne, sokakları kaplayan camların yaydığı ışıltı sebebiyle Kristal Gecesi adı verilir. Kristal Gecesi’ni izleyen süreçte de, Yahudiler önce gettolara toplanır, sonra da ölümüne çalıştırılmak ve yok edilmek üzere toplama kamplarına, gaz odalarına yollanır. Sonuç milyonlarca ölüdür. Bu süreçte sadece Yahudiler değil, Çingeneler, komünistler, muhalifler, entelektüeller, sakatlar, Rus savaş esirlerine de sistematik bir kıyım tabii tutulur. Malumunuz, Türkiye’nin Kristal gecesi ise 6-7 Eylül olayları olarak tanımlanabilir. Gayrimüslimlere yönelik saldırılar düzenlenmiş, onlara ait iş yerleri, ibadethaneleri,evleri yakılmıştır. Dikkat ederseniz aslında bu örnekler işlenen diğer tüm suçlardan farklıdır. Şöyle dersek; bir insan geçmişinde yaşadığı birtakım olaylardan ötürü başka bir insan tarafından saldırıya uğrarsa, bu toplumun genelini açıkçası çok da fazla ilgilendirmez. Ama verilen örneklerdeki suçların içeriğinde suçlu, hedefindeki insanın belirli bir gruba dahil olması sebebiyle bu suçu işlemiştir. Bu grubun bileşenlerini ise etnik köken, renk, din, cinsiyet, her türlü fiziksel ve zihinsel engelilik gibi olgular oluşturur. Bu yüzden nefret suçu olarak adlandırılan bu suçlar, toplumun en az bir kesiminde mutlak bir yankı yaratır. Fail, karşısındaki insanı sırf bir gruba üye olduğu için veya öyle algıladığı için saldırıda bulunur. Buradan ise nefret suçlarının katalizörünün önyargı olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde…
Nefret suçlarını salt bir yasayla yok edemezsiniz. Aynı içkilere zam yapılmasının içki tüketimini azaltmasından çok, kaçak içki tüketimini arttırması gibi.Nefret suçlarını oluşturan temel etmen nefret söylemidir, bunu engellemek gerekemektedir. Nefret söylemini toplumun tüm kılcal damarlarına yayan aygıtların ise medya olduğunu düşünüyorum. Toplumda egemen sınıf tarafından icat edilen Ermeniler için ‘PKK’li, kalleş, hain’’ gibi kavramları zaten halihazırda Ermeni kökenli insanlara karşı bir kesime önyargı sağlamışken, Hrant Ahparig için Sabiha Gökçen’in Ermeni kökene sahip olma iddiasını taşıyan haberinin ardından başlayan toplumsal linç kampanyasına medyadan Emin Çölaşan, Deniz Som, Hasan Pulur, Melih Âşık gibi yazarlar dahil olmuşlar, Yeniçağ Gazetesi manşetini ‘’Ermeniye Bak!’’ olarak hazırlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Bu linç kampanyasına ana akım medyanın şu an çoğu Ergenekon tutuklusu olan insanlar tarafından düzenlenen Agos Gazetesi önündeki ‘Bundan sonra Hrant hedefimizdir’ gösterisinden iki satır bile bahsetmemiş olmasını da ekleyelim. Eh, TSK’de bir basın açıklaması yayınlayınca (Sabiha Gökçen hakkında) ve Hrant Ahparig valilik tarafından tehdit edilince de, bilinen bir suikast hazırlığı karşısında da bir şey yapılmayınca da, olan oldu. Hatta, cinayet sonrasında da nefret söylemi devam etti. TürkSolu adındaki dergi Hrant için ‘Türkiye bir düşmanını kaybetti’ diyecek kadar vicdan sahibiydi. Bu örnekten yola çıkarak, nefret suçlarının hazırlayıcısı olan nefret söylemini engellemek için yapılması gereken, medyada var olan yetkililerin ve gazetecilerin yayımladıkları her türlü materyal içinde nefret söylemine, ırkçılığa, ayrımcılığa izin vermemeli, bunun için de yetkililerin ve gazetecilerin ayrımcılık konusunda meslekiçi eğitimden geçirilmelidir.
Nefret söylemi ve nefret suçlarının engellenmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesinden başlar. Ancak bu da çaba gerektirdiğinden, sadece bu konuya kendisini adamış kişilerin değil, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, ve siyasal partilerin de üzerine düşen görevleri vardır. 301.maddeyi kaldırmak için, LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı yok etmek için hepimize düşen görevler var. Yoksa aslında vaziyet burjuvazi medyasının klişe borozanı ‘Hepimiz kardeşiz’ değil. Kardeşiz ama, eşit koşullarda kardeşiz…
13 Aralık 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder