19 Aralık 2010 Pazar

Propaganda mı dediniz?

Ciddi anlamda yapılması hedefiyle ortaya konan siyasi tahliller hangi düzlemde olursa olsun başlangıç noktası olarak üç sınıfın birbirleriyle var olan ilişkileri göz önüne alınarak yapılmalıdır. Proletarya, küçük burjuvazi ve büyük burjuvazi arası ilişkiler. Ve bu yapılan tahliller sonucu bu üç sınıf arasında azınlıkta olan ama iktisadi açıdan diğer iki sınıfa gövde gösterisi yapan büyük burjuvaziye ne katıyor, kapitalizmi güçlendiriyor mu? Proletarya, ârafta olan küçük burjuvaziyi kendisinin toplumun yeni düzeni sağlamadaki tarihsel rolü olduğu konusunda ikna edebiliyor mu? Proletarya bu sistemi yeni baştan kurmak için devrimci teoride donanımlı mı? Devrimci parti bu esnada yapması gerekenleri yapıyor mu? Ültimatomculuktan uzak mı? Toplumun geniş bir kesimini kendi saflarına dahil etmede ne tarz politikalar izliyor? Bu tür soruların yanıtları barıştan, demokrasiden, özgürlükten yana olan, başka bir dünya mümkün diyen ve yeni bir kitlesel sola ihtiyaç duyan insanların göz önünde bulundurması gereken olgulardır.
Türkiye’de ise yapılan tartışmalar heyhat, böyle değil işte. Yıllardır şaşkınlıkla izliyorum. Öyle ilginç bir ülkede yaşıyoruz ki, çok fazla bölünmüşlüğün kanıtını onlarca farklı kortej ile gözlemlemeyi geçtim, kitlesel bir solun varlığının gerekliğini en çok 1 Mayıs’ta anlamayı da geçtim, gün işçilerin günüdür, tüm dünya işçilerinin günüdür, partisinin adı ‘İşçi’ olan bir grup insanı 1 Mayıs kortejinde emperyalist savaşlar sonucunda sınırları çizilmiş bir ülkeyi ‘temsil’ eden bayraklar sallarken görüyoruz. Resmî ideolojinin de etkisiyle, uzay gemilerinden görünen, ‘kahraman ırkımızı’ yücelten sözleri dağa taşa yazıyoruz. Yazılar rüzgarla, yağmurla ve çamurla siliniyor. Kireçle tekrar yazıyoruz. Hatta bu tarza sahip etnik köken yüceltici videoları paylaşıp gururlanıyoruz ve görevimizi yerine getiriyoruz. Açıkçası ben bir paylaşım sitesinden UNİCEF’e üye olunca Darfur’a ağaç diktiğimi zannetmiyorum. Bir Türkiyeli yazar dünyanın en önemli edebiyat ödülünü alıyor olsun, biz onu daha önceden beyan ettiği muhalif beyanatları için ona yapılmış olan ölüm tehditlerini caiz sayıyoruz, yetmesin hatta, 301’den yargılıyoruz. Muhalefetlerin ana eksenindeki gündem maddeleri kapitalizmin yok edilmesinden çok resmî ideoloji, milliyetçilik, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ iyidir, güzeldir . Bu ekseni aşmadan ise gündeme başka bir dünya özlemi çeken bizlerin gündemine neo-liberalizm gelse bile, bunun geçmişte yarattığı, şu an yarattığı, gelecekte yaratacağı yıkımların, krizlerin faturasının işçi sınıfına ödetilmesinin yarattığı buhranın ne denli bir felaket olduğu geniş kitlelere ulaşmıyor. Açıkçası milliyetçilik bu minvalde bir virüs kıvamında insanın beynine yerleşiyor. Bunun sonucunda, Türkiye’de siyasi platformlarda yapılan tartışmalarda ana eksen ne neo-liberalizm, ne de kapitalizm oluyor ve böylece şimdiye kadar AKP’nin neo-liberal politikalarına karşı olmamış kesimler savaş yanlısı, muhalefetini laiklik, ulusalcılık üzerinden yapan ve bayrak sallamaktan başka hiçbir şey yapmayan MHP, CHP gibi partilerden medet umar hale geliyor. Bu ise bir takım ilginç insanlara rant sağlıyor, meydanda özgürce koşmasına yarıyor. Savundukları kokuşmuş sisteme antikapitalist bir düzlemden muhalefet etmekten çok ‘’yabancı sermaye gitsin, yerli sermaye gelsin’’ fikriyatının varlığı sebebiyle, bu insanların yüzünü kızartmak da mümkün olmuyor, gittikçe daha da çirkinleşiyorlar.
Küresel düşünebilen ve hiyerarşi kavramı olmadan örgütlenen bir kitlesel solun varlığına maalesef sahip olmamamızın en acı sonuçlarını ise televizyonlarda görebiliyoruz. Açıkçası ben uzun yıllar televizyon izlemiyorum, ama Türkiye’de televizyon izlenme oranına istatistiksel olarak bakıldığında azınlıkta bulunduğumun da farkındayım (Burada da azınlık olmak bana tebessüm ettirmedi değil). Söylentileri teyit etmek için televizyon kanallarına bir göz gezdirdiğimde, bir gecede var olan tüm tartışma programlarında görebileceğiniz yegane insanlar Nazlı Ilıcak, Emre Aköz, Rasim Ozan Kütahyalı, Taha Akyol, Engin Ardıç, Mümtazer Türköne olabiliyor. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu insanlar sözcük sözcük pislik saçıyorlar, kokuşmuş düşüncelerini kalemlerine döküyorlar ve hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde bu insanların öfke kustuğu ise Türkiye’nin sol birikimi ve enternasyonalist sol oluyor. Benim de üyesi olduğum Genç-Sen’in üyelerine uygulanan polis terörünü, doğmamış bebeğin katillerini sahiplenecek kıvama gelip ‘şiddet biraz fazlaydı ama…’ ile başlayan cümleleriyle normalleştirme çabalarını, kantarın topuzunu kaçırmalarını utanç verici bir biçimde okuyorum. Ve bu insanlara karşı muhalefetin antikapitalist düzlemden çok, antiliberalizm üzerinden çok ulusalcılık üzerinden yürütülmesine kahroluyorum. Çünkü bu durum onları memnun ediyor, çünkü var oldukları binanın temellerini sarsmıyor. Emre Aköz ODTÜ’deki öğrencilerle dalga geçiyor, bir yandan da paralı eğitimi savunarak. Bir de SABAH gazetesindeki köşesinde aklınca bir hesap yapmış, ‘’Ödeme süreci, öğrencinin (diyelim ki) borcunun 10'da biri kadar ücret almasıyla başlayacak. Yani 50 bin lira borcu olan, 5 bin lira kazanmaya başladıktan sonra ödeme yapacak.’’ şeklinde. Emre Aköz’den de bir ricam olacak, üniversiteden mezun olan herkesin yıllar sonra bir ara 5.000 YTL’ye yakın bir maaşı olacağını bana garanti etsin ilk önce. Açıkçası, bence Emre Aköz’ün bu tür yüzeysel gevezelik örneklerini ve Devlet Bahçeli’yi kıskandıracak matematik hesaplarını bir kenara bırakamayız. Çünkü bu tür örneklerle sosyalizmi tasfiye işlemleri ‘normalleştirme’ adı altında servis ediliyor ve bu insanlar kapitalist ahtapotun sekiz kolunun en kötü ihtimalle bir ikisinin toplumda kabûl görmesi için adeta bir programdan diğerine atlıyorlar. AKP’nin neo-liberal propaganda bakanlığına ve neo-liberal prenslerine/prenseslerine herhalde net bir şekilde Yıldırım Türker’den ve Groucho Marx ‘dan daha iyi yanıt veremeyiz. ‘Aklınızı başınıza alın.’ Teşekkürler Yıldırım Türker.’ Televizyon bence çok eğitici bir buluş; ne zaman biri televizyon açsa yan odaya geçip kitap okurum.’ Teşekkürler Groucho Marx. Evet, gidip kitap okuyalım ama sadece kitaplardan öğüt almakla kalmayalım. Deli olalım. Karşı olalım. Bu düzenbaz sistemde her şeye karşı olalım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder